Bir Safiye Erol Vardı, Bir Safiye Erol Yine Var…

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının saklı kalmış en iyi romancılarından, en güçlü ve özgün kadın kalemlerinden olan Safiye Erol, dönemin edebiyat literatürü içerisinde adı sıkça geçen isimler arasında sayılmıyor. Peki neden? Havva Yılmaz, Perspektif’te Erol’un hayat hikayesi ve külliyatı üzerine yazdı.

Havva Yılmaz

Murat Belge, 2002 Mayıs’ında Henry Hudson’a benzetmesi eşliğinde “Safiye Erol’u tanır mısınız?” diye sorduğunda, muhtemelen yazarın erken Cumhuriyet dönemi edebiyatı için öneminin artık fark edilmiş olduğunu ve literatür içerisinde hak ettiği yeri “bundan sonra” alacağını düşünerek şu cümleleri yazmıştı: “Henry Hudson, 1610’da, Kanada’da kendi adıyla anılan “Hudson” Körfezi’ni, ‘keşfetmişti’. O sırada çevrede bir yığın Basklı balıkçı teknesi görüldüğü anlatılır! Ama ‘kâşif’, Hudson’dı. Bunun gibi, ben de Safiye Erol’u ‘keşfettikten’ az sonra, benden önce aynı keşifte bulunmuş birçok kişi olduğunu gördüm.

Belge, ilk defa 1990’ların sonunda Safiye Erol ismiyle karşılaştığında onun “30’ların, 40’ların, ikinci veya üçüncü sınıf yazarlarından olduğunu” tahmin eder ve bu düşünceyle incelemek üzere yazarın üç romanını bir sahaftan satın alır. Ancak 2002 yılında tek-parti yıllarının sanatı ve edebiyatını çalışmak üzere açtığı derste “popüler edebiyat” bahsinde örnek olarak incelemek aklına gelinceye kadar romanlara el sürmez. Ders kapsamında Safiye Erol’un ilk romanı Kadıköyü’nün Romanı’nı eline aldıktan sonra ise bu metnin “öyle Muazzez Tahsin romanı kategorisinde bir şey değil”, “basbayağı roman” olduğunu fark eder ve böyle güçlü bir kalemin Türkiye’de neden yeterince tanınmadığı sorusunu kurcalamaya başlar. Karşılaştığı tablo şaşırtıcıdır: Safiye Erol aslında gayet tanınmış bir yazardır!

Behçet Necatigil’in sözlüğünde ve Yapı Kredi Yayınları’nın ansiklopedisinde Safiye Erol maddeleri vardır, Erol’un Kenan Rıfai hakkında, Nezihe Araz, Sâmiha Ayverdi (ve Sofi Huri) ile beraber yazdığı kitap Belge’nin o yıllarda ders verdiği üniversitenin kitaplığında bulunmaktadır, Selim İleri yakınlarda “Ey ahali! Burada iyi bir yazar var!” diye çırpınan bir yazı yazmıştır ve Kubbealtı Neşriyat, Safiye Erol’un külliyatını yayımlamaya başlamıştır. Bunlarla karşılaşmak Belge’nin kendisini Hudson Körfezi’ni “keşfeden” Henry Hudson’a benzeten bir özeleştiri yapmasına vesile olur. Oysaki, ne Selim İleri’nin çırpınışı, ne Neşriyat’ın ilk defa kitaplaştırılacak olan hikâyeleri de dâhil olmak üzere Erol’un külliyatını yayımlaması, ne de Belge’nin “Gene de, bu yazarın daha çok tanınmasına katkısı olsun diye” yazdığı bu yazı, Safiye Erol’un hak ettiği ilgiyi görmesine, benzer temaları işlediği, aynı dönemde kalem oynattığı yazarlar kadar tanınmasına, okunmasına ve incelenmesine vesile olmadı.

Külliyatın yayımlandığı yıllarda düzenlenen birkaç heyecanlı anma toplantısı ve söyleşi ile yazarın romanlarını tasvir etmekten öteye gidemeyen bir-iki tezi bir kenara koyarsak, Safiye Erol’u anlamaya yönelik nitelikli çalışmalar hâlihazırda bir elin parmaklarını geçmez. Kenan Gürsoy, Selim İleri, Sevinç Ergiydiren, Zeynep Uluant gibi isimlerin her fırsatta Erol’un romanlarındaki derinliğe temas ederek yazarın literatür içerisindeki önemini vurgulamaları, Mustafa Kutlu, Fethi Gemuhluoğlu, Beşir Ayvazoğlu, Tarık Buğra gibi kalemlerin romanlarını tavsiye etmesi, Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Burhan Toprak gibi isimlerle dostluğu, Halil Açıkgöz’ün büyük bir titizlikle yazarın tüm çalışmalarını yayına hazırlayarak külliyatını ulaşılabilir hale getirmiş olması dahi, hâlâ Erol’u kanona dahil edecek güçte bir hareketliliğe sebep olamadı.

Öte yandan, alttan alta yürüyen bir ilgi, dönem dönem yeniden keşfediş, kulaktan kulağa dolaşan bir bilinirlikten de söz edebiliriz. Literatür için önemi hâlâ takdir edilememiş olsa da, yazarın metinlerinin edebî, felsefi, sosyolojik bir derinliğe sahip olduğu, Belge’nin “keşfi”ne denk düşen yıllardan bu yana güçlü bir tespit olarak edebî kamuoyunda kabul gördü. Öyleyse bu takdir neden dişe dokunur miktarda bir ilginin ve nitelikli çalışmanın önünü açmadı? Safiye Erol neden hâlâ 1930’lu, 40’lı yılların edebiyat literatürü içerisinde ön plana çıkan isimler arasında sayılmaz? Neden modernleşme, mekân, toplumsal cinsiyet gibi temel tartışma alanlarında Halide Edip, Yakup Kadri, Peyami Safa, Sâmiha Ayverdi, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, vb. isimlerin gölgesinde kalmıştır? Bu sorulara cevap aramadan önce gelin Safiye Erol’u biraz yakından tanıyalım…

Safiye Erol: “Daima Tek ve Tenha”

Safiye Erol’un hayatına dair -şimdilik- en güvenilir kaynak Halil Açıkgöz’ün Kubbealtı Mecmuası için hazırladığı ve yazarın kendi metinlerinden yola çıkarak kaleme aldığı biyografi metnidir. Buna göre Safiye Erol, 1902 yılında Edirne’ye bağlı Uzunköprü’de, belediyede katiplik yapan Sâmi Bey ile Keşanlı Emine İkbal Hanım’ın kızları olarak dünyaya gelmiştir. 1906’da ailecek Üsküdar’ın Selimiye semtinde yazarın sonradan “her zerresinden güzellik, mübareklik sızıyor” diye tarif edeceği bir eve taşınırlar. Safiye Erol, eğitim hayatına İstanbul’da bir ilkokulda başlar, ardından Haydarpaşa ve Beyoğlu’ndaki Alman liselerine devam eder.[2] 1917’de Türk-Alman Derneği aracılığıyla eğitimini sürdürmek üzere Almanya’ya gider ve Lübek şehrinde bulunan Falkenplatz Lisesi’nden mezun olur.[3] Sonrasında üniversite eğitimine de Almanya’da devam eder ve 1926 yılında “Arapça çiçek adlarının felsefi kökenleri” üzerine hazırladığı teziyle yüksek öğrenimini tamamlayarak yurda geri döner.[4]

İlk yazılarını Almanya’daki öğrencilik yıllarında yayımlamaya başlayan Safiye Erol, eğitimini sekteye uğratmamak gayesiyle çeşitli mecmualarda küçük hikâyeler yayımlamakla yetinir. Türkiye’ye geldikten sonra yine küçük hikâyeler, makaleler ve çeviriler yazmaya devam eder. 1927-31 yılları arasında yazdığı bu yazılar Millî Mecmua’da yayımlanır. Aynı dönemde bir süre Cumhuriyet Halk Partisi’nde de gönüllü olarak çalışan yazar, Belge’nin popüler bir roman zannıyla ele alıp okudukça “basbayağı roman” olduğunu fark ettiği Kadıköyü’nün Romanı’nı muhtemelen 1925-31 yılları arasında kaleme alır.[5] Yazarın bu ilk romanı 1935’te Vakit Gazetesi’nde tefrika edilir, 1938’de de kitaplaştırılır. Kadıköyü’nün Romanı tefrika edilirken hemen ikinci romanı için kolları sıvayan Erol, Yunus Nâdî Bey’e bizzat teslim ettiği Ülker Fırtınası’nın tefrika edilmesi için üç yıl bekletilir.[6] 1938’de Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika edilmeye başlayan Ülker Fırtınası, 1944 yılında kitaplaştırılır. Bu sırada, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in başlattığı yoğun tercüme faaliyetine Selma Lagerlöf’ten Portugaliya İmparatoriçesi (1941) ve La Motte-Fouqué’den Sukızı (1945) çevirileriyle katkı sunar. [7]

Yazar, opus magnumu olarak kabul edilen ve 1946 yılında yayımlanan Ciğerdelen romanını ise bu çevirilerin hemen ardından kaleme almıştır. Bir röportajında belirttiği üzere 1946-50 yılları arasında yayına hazırladığı son romanı Dineyri Papazı ise 1955 yılında Tercüman Gazetesi’nde tefrika edilir.[8] Safiye Erol, 1940’lı yıllarda tanıştığı Sâmiha Ayverdi ile kuvvetli bir dostluk kurar ve bu dostluk onu yıllardır hasretini çektiği manevî bir kapıya taşır. Ayverdi vesilesiyle Rifâî şeyhi Ken’an Rifâî’nin sohbetlerine katılır ve çekirdek halkasına dahil olur. Dineyri Papazı romanını yazdığı döneme denk gelen bu yeni entelektüel ve manevi atmosferin izlerine metinde de rastlanır.[9] Romanın başkahramanı Gülbün’e yol gösterip manevi gelişimini tamamlamasına yardımcı olan Tayyar Birkul karakterinin Ken’an Rifâî’den esinlendiği düşünülür. 1950 yılında vefat eden Ken’an Rifâî’nin Safiye Erol üzerindeki etkisi öyle derindir ki, vefatından sonra Sofi Huri, Nezihe Araz ve Sâmiha Ayverdi ile Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık isimli bir kitap yayımlayarak “hocam” dediği Ken’an Rifâî’yi çeşitli yönleriyle tahlil eden derinlikli bir metin kaleme alır.

Dineyri Papazı’ndan sonra roman yazmayan Safiye Erol, 1957’den itibaren sonradan Son Havadis adını alacak Havadis gazetesinde “İstanbul Sohbetleri” ve “Günün Yazısı” başlıkları altında köşe yazarlığı yapar.[10] Ara sıra Türk Yurdu Mecmuası’na da yazan Safiye Erol’un Çölde Biten Rahmet Ağacı adlı değişik bir siyer denemesi sayılan eseri ise 1962-63 yıllarında Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edilir.[11]

Yazılarının büyük bir kısmını gazeteye ulaştıran Mehmed Çavuşoğlu’nun aktardığına göre, Safiye Erol haftalık yazıları için bile “ciltlerle” kitap karıştırır, çok titiz çalışır.[12] Safiye Erol, “güler yüzlü, açık sözlü, insan kalbini hemen avuçlayan” biridir, manevi bir aurası, “cezb edici” bir hâli, “bir dost havası” vardır. Vefatından sonra, kendisini “pîrdaşım” diye anan dostu Sâmiha Ayverdi’ye göre ise “(e)trafı surlarla çevrilmiş bir ada gibi, kendi duygu, hayâl ve düşünce zenginliklerinin ortasında, çevresinden herhangi bir talepte bulunmadan, etrafına herhangi ikaz, işaret ve kendini fark ettirecek bir zorlama yapmadan dâima tek ve tenha kalmış bu kadın”[13], “herkesin kolayına yakalayamadığı ve yakalıyamayacağı tefekkür hevenginden devşirdiği gerçekleri, kaleminin hattâ dilinin ucuna getirmeden, zihninin ve gönlünün derinlikleri arasına istif edip götürmüştür”.[14]

Sürekli Unutuş, Sürekli Hatırlama

Safiye Erol, eserlerinde toplumsal değişim, modernleşme, geçmiş-gelecek, çağdaşlık, özgürlük, kadın(lık), musiki, mimari vb. gibi çok sayıda temayı derinlikli bir şekilde ele alır ve anlatıyı dönemine göre yenilikçi kabul edilebilecek özgün metotlarla kurgular. Yazarın sanat ve düşünce evreni, külliyatının tamamına yayılan ortak bir hayat tasavvurundan ve kültür havzasından beslenmektedir. İlk romanı olan Kadıköyü’nün Romanı’nda, Erol’un odağında dönemin popüler sayfiye mekânı Kadıköy semti vardır. O yıllarda erken Cumhuriyet döneminin göz alıcı eğlence kültürünün önemli temsilcilerinden biri haline gelen semt, romanda bu yönüyle hayat bulurken, yazar burada yaşayan yedi gencin hayatına yakından bakarak toplumsal değişim, modernleşme, gündelik hayat, kuşak çatışması, kadın-erkek ilişkileri vb. tartışmalara geniş yer verir. Sonraki eserlerinde de yer vereceği bu tartışmalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından hemen önce dünyaya gelen yazarın, eski toplumsal düzenin yeniyle yer değiştirme sürecini ve bu sürecin bireysel ve toplumsal düzlemde etkilerini kuvvetli bir şekilde gözlemlediğini hissettirir.

İkinci romanı olan Ülker Fırtınası’nda yazar benzer tartışmalara Cumhuriyet’in 10. yılını tarihsel arka plana yerleştirerek ve alaturka-alafranga müzik ikilemini etkileyici bir aşk hikâyesi üzerinden inceleyerek yer verir. En temelde Doğu-Batı, modern-geleneksel, eski-yeni, geçmiş-gelecek gibi karşıtlıkların sorgulandığı ve sürekliliğin, karşılıklılığın, geçişliliğin alternatif bir perspektif olarak sunulduğu bu tartışmaların en güçlü şekilde yapıldığı roman ise yazarın üçüncü romanı olan Ciğerdelen’dir. 1946 yılında yayımlanan romanda, 1940’lar İstanbul’u ile 17. yüzyıl Balkan coğrafyası iç içe geçmiş iki ayrı hikâye şeklinde okuyucu ile buluşur. Romanın başkahramanları Turhan ve Cangüzel, Balkan serhadlerinde yaşayan Müslüman ailelere dayanan kökenlerini keşfederken modernlikle gelenek, Doğu ile Batı arasında kalmış olmanın sancılarını üzerlerinde taşırlar. Yazar, roman boyunca retrospektif bir değerlendirme yaparak bu sıkışmışlığı dünle bugünü barıştırma vesilesi kılmanın imkânını sorgular. Yazarın son romanı Dineyri Papazı’nda ise dönem yine 1940’ların başıdır ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde, küçük yaşta anne-babasını kaybetmiş genç bir kızın olgunlaşma serüveni ve geçmişi ile geleceği arasında kalmış dönem Türkiye’si paralellik içerisinde ele alınır.

Selim İleri “Safiye Erol’un eserlerini toplu olarak ve kronolojik sırayla okuduğumuz vakit, onun hem bir dil ustası olarak nasıl yol kat ettiğini, hem de aynı zamanda bir anlatım ustası olarak romana getirdiği yeniliklere daha iyi vâkıf oluyor, böylece bütün bu eserlerin kademe kademe yeni boyutlar, yeni perspektifler kazandığını fark ediyoruz”[15] der. Ancak Safiye Erol romanlarının bu zengin içeriği araştırmalarda oldukça sınırlı bir şekilde kendisine yer edinebilmiştir. Hâlihazırda Safiye Erol ve eserleri üzerine hazırlanan akademik tezler, çoğunlukla yazarın özet biyografisi ile eserlerinin konu ve olay örgülerine yönelik temel bilgileri içerir. Eserlerde yer alan çeşitli temalara yönelik incelemeler ise büyük ölçüde ele alınan temaların kategorize edilmesinden ibaret kalır.

Safiye Erol’un biyografisine dair metinler ise Mehmet Nuri Yardım’ın kaleme aldığı Safiye Erol Kitabı[16] ile Halil Açıkgöz’ün Kubbealtı Akademi dergisinde yayımlanan makalesi ile sınırlıdır. Açıkgöz’ün yukarıda başvurduğum “Safiye Erol’un Kendi Kaleminden Hayatı” başlığını taşıyan iki bölümlük makalesi yazarın biyografisini özet bir şekilde okuyucuya aktarırken, ağırlıklı olarak Erol’un yayımlanmış metinlerinden yola çıkar. Mehmet Nuri Yardım’ın çalışması ise yazarın kısa biyografisi, hakkında yazılanlar, eserlerinin özeti ve alımlanma süreci hakkında yine kısa bir özet içeriyor. Duygusal yönü ağır basan bu çalışma, yaptığı alıntılamaların yoğunluğundan ötürü derleme bir çalışma olarak da kabul edilebilir.

Tezlerin haricinde Safiye Erol’un eserlerine yönelik genel değerlendirmeleri içeren metinler de yine bir elin parmaklarını geçmeyecek miktardadır. Doğrudan yazarın eserlerini inceleyen çalışmalara göz attığımızda yazarın en popüler romanı sayılan Ciğerdelen’in ön plana çıktığını görürüz. Ciğerdelen, hem tarihsel bir roman olduğu için, hem “destansı” bir anlatıma başvurduğu için, hem de dönemine göre orijinal bir anlatı formu kullandığı için araştırmacıların ilgisini çeker ve incelemelerde bu üç özelliğiyle ön plana çıkar. Ayrıca, Ciğerdelen’in araştırmacıların vurguladığı bir başka özelliği ise derinlikli psikolojik tahlilleri, eserin roman karakterlerinin ve olay örgüsünün katmanlı yapısıdır.

Yazarın ilk romanı olan Kadıköyü’nün Romanı aşk, ıstırap, modernleşme, kültür değişmesi, kuşak çatışması gibi temalarla incelenirken, Ülker Fırtınası romanı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanına benzerliğiyle dikkat çeker. Erol’un olgunluk dönemine denk gelen Dineyri Papazı ise yine psikoloji temelli araştırmaların yanı sıra içerdiği tasavvufi göndermeler, bireyleşim serüveni, dini ve ahlaki terbiye ve sosyolojik tahayyül bağlamında değerlendirilir. Dineyri Papazı’ndan hemen sonra kaleme aldığı benzer temaları işleyen Çölde Biten Rahmet Ağacı’nın yanı sıra, yazarın çevirileri, Leylâk Mevsimi adıyla 2010 yılında kitaplaştırılan hikâyeleri ve 2002’de Makaleler adıyla bir araya getirilen makale ve denemeleriyle ilgili de spesifik metinler yok denecek kadar azdır.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Kaynak: perspektif.online

avatar
  Kaydol  
Bildir
1 Nisan 2020