Çocuklu Karantina ve Ev Kadınlığı Kurumu Üzerine

Akademisyen Murat Sevinç karantina günlerinde çocuklu ebeveynlerin deneyimleri ve çocuk bakımının ‘ağır işçiliği’ üzerine üzerine yazdı:

“Bu yaşıma dek, böylesine yorucu bir uğraş olabileceğini hayal dahi etmemiştim. Aman efendim garsonlukmuş, akademisyenlikmiş, tez yazmakmış, ders vermekmiş, kâğıt okumakmış, YÖK’le uğraşmakmış, ekseriyeti ‘tırşik’ üniversite idarecilerinin kaprisini çekmekmiş… Hepsi palavra güzel kardeşim, hepsi palavra. Bunların hiçbiri çocuk bakımının yanından geçemez.”

Son yazıda, evde yaşamanın çok çeşitli hallerini anlatıp sözü bir başına yaşayanlara getirmiş ve ‘tek başına yaşam’ pratikleri konusunda gevezelik ederken, bir yerde, evde tek ya da birden fazla ‘çocukla’ karantinada kalanlara fazladan sabır dilemiştim. Hani şu “Çocuk yapmak istediğinize emin misiniz?” sorusunu soran eşe dosta ukalaca meydan okuyup, sonrasında yıllarını onlara özenerek geçiren insanlar.

Bugün, sabır dilediğim çocukluların karantina deneyimi ve ev kadınlığı adı verilen yaşam formu üzerine bir iki satır…

Böyle bir konuya girerken kendi koşullarım hakkında asgari bilgi vermek durumundayım tabii. Yaşamımıza iki yıl önce giren bir kız çocuğuyla birlikte yaşıyoruz. Ben ‘evden’ çalıştığım için (böylesi ‘işsiz’ demekten daha iyiymiş, öyle salık verdiler!) bütün gün birlikteyiz. Haliyle, yazacak tonlarca hikâye birikiyor. Erkek çocuğu olanlar bilmez, kız çocukları akıllı uslu olduklarından yaramazlığı yok ama eninde sonunda çocuk ve her çocuk kadar/gibi talepkâr. Babasının yaşı konusundaysa doğal olarak ve ne yazık ki hiçbir fikri yok!

Her neyse… Çok değerli eşim, bu minik ev arkadaşımızla aslında en az benim kadar ilgilenmesine, işten geldikten sonra onunla saatler geçirmesine, yemek vs. işleriyle de uğraşmasına rağmen, bakıcılığın havasını ben atıyorum. Çok basit bir gerekçeyle: Erkeğin bebekle bu kadar zaman geçirmesi alışılmadık bir durum olduğundan çevremizdekilerin ilgisini çekiyor ve tabii ‘bir erkek olarak’ fazlasıyla takdir ediliyorum! Bu izlenimi bozmak istemediğim için de kahır çeken ev kadını pozları takınmayı seviyorum.

Şimdi, sonda söyleyeceğimi başa alayım: Bu yaşıma dek, böylesine yorucu bir uğraş olabileceğini hayal dahi etmemiştim. Aman efendim garsonlukmuş, akademisyenlikmiş, tez yazmakmış, ders vermekmiş, kâğıt okumakmış, YÖK’le uğraşmakmış, ekseriyeti ‘tırşik’ üniversite idarecilerinin kaprisini çekmekmiş… Hepsi palavra güzel kardeşim, hepsi palavra. Bunların hiçbiri çocuk bakımının yanından geçemez.

Önce, çocukla karantina günleri…

Konumuz karantinaydı değil mi? Evet, yetişkinlerin şu ya da bu biçimde -tabii hali vakti yerinde olanların- savuşturabileceği zorunlu/gerekli bir eve kapanma durumu. Peki ya iki yaşında biriyle birlikteyseniz gün boyu? Ve olağan dönemlerden farklı olarak, dışarı, gezip dolaşmaya çıkaramıyorsanız, sosyalleşemiyorsa, yalnızca sizi görüyorsa, muhtemelen yadırgıyor ancak henüz bunu dillendiremiyorsa?

Hınnn hınnn hınnn…

Adam iyice delirdi diye düşünüyorsunuz tabii! Hayır delirmedim. Bu ses, sabah saatlerinde çöp kamyonu geldi, demek. Uyandıktan bir süre sonra. Uyandıktan?! Siz kendi isteğinizle, canınızın istediği saatte uyanıyorsunuz değil mi? Oysa evde çocuk varsa, o ne zaman isterse o saatte kalkıyorsunuz ve uyanır uyanmaz ne isteyeceği tümüyle onun hayal gücüne kalmış. Bu, su olabileceği gibi, bir kamyon, anneanne, hala ya da lahmacun olabilir. Malum, sınırlı sayıda sözcük bildiği için o esnada aklına hangisi gelirse! Peki, size ne çöp kamyonundan? Bize ne, olur mu hiç! Haftada dört gün, sabah gelen çöp kamyonunu karşılamak için kucağınıza alacaksınız, ayakta on dakika kadar bekleyeceksiniz, belediye çalışanı arkadaşlarla birbirlerine el sallayacaklar, şoför selektör yapacak ve vedalaşacaksınız. Hınnnn hınnnnn hınnnn…

Ardından, yaklaşık on saat sürecek bir hareket başlıyor evin içinde. Hiç tükenmeyen bir enerji kaynağıyla. Hiç ama. Ev zaten küçük. Islak zemin kalebodur. İşimle evin salonu arası bir buçuk-iki metre. İstanbul’da büyük avantaj! Çocuk bütün gün salonda. Çöp arabasını uğurladıktan sonra sıra kahvaltıda. Ya o gün kahvaltı yapmayı istemezse? Bir hekimin dediğine göre… diğer hekimin muhalif görüşüne göre… sonuncu hekimin yeni önerisine göre… bilmem kimin yazdığı kitaba göre… o bilmem kimin kitabındaki görüşü eleştiren diğerinin daha makul görünen görüşüne göre… Kahvaltı yapmak istemeyen çocuğa nasıl davranmalı? Neyse ki en kolayı ve makulü, genellikle anadan babadan kalma yol: Acıkınca yer! Saat 10 oldu artık.

Karga karga gaaak demiş, çık şu dala bak demiiiiş, çıkmış bakmış o dalaaaa…

Eh arada şarkı söyleyeceksiniz, çocuk bu, durup dururken şarkı istiyor. İşin matrak yanı siz de şevkle okuyor, sonunda alkışlamazsa bozuluyorsunuz. Beğenmedi herhalde… “Gak dedi” kısmında detone mi oldum ki!

Saat 11.00. Bu arada biraz telefona bakıp ekrandan üç beş haber okumaya çalışıyoruz ve tabii telefon dikkatini çekiyor. Hekim dedi ki… hekim şu yaşa kadar… hekim şu mesafeden… hekim kesinlikle o ekran ışığına… hekim… Zaten haberleri okusanız ne olur, üçüncü dünya savaşı çıksa, önceliğiniz bezinin değişmesi!

Öğlene doğru, evlerinden çıkamayan büyüklerimizle, sevdiklerimizle görüntülü görüşme saati. Neyse ki şu teknoloji var hakikaten. Sohbet başlıyor, o, konuşmalar esnasında yerinde oturmadığı için salonda peşinden yürünüyor, bir şeyler söylemesi talep ediliyor, canı isterse söylüyor, istemezse söylemiyor! Öğle saati yaklaşıyor. Yemeği var mı bugün? Allahtan dün akşamdan hazır. Isıtmak yeterli olacak. İyi hoş da yemek saatine dek bu çocuk hiç hava almayacak mı? Hadi giydirip arkada bahçeye çıkalım, hiç olmazsa otoparkta ve yanındaki küçük çimenlik alanda biraz yürüyüp temiz hava alsın. Bir çocuk için ne feci bir durum evde kalmak.

Yazın devamına buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak: Duvar

avatar
  Kaydol  
Bildir
29 Nisan 2020