Gülnur Acar Savran ile “İkinci Cinsiyet” Üzerine Söyleşi

Simone de Beauvoir’ın yazdığı feminist hareketin kilometre taşlarından kabul edilen “İkinci Cinsiyet” kitabının çevirmeni, feminist yazar ve teorisyen Gülnur Acar Savran, kitabın yazılış süreci, Beauvoir’ın görüş ve tezleri, Sartre ile ilişkilerini Çatlak Zemin’e anlattı.

1970’lerden beri Türkçe basımı bulunmayan, feminist düşünür, yazar ve aktivist Simone de Beauvoir’ın 1949’da yazdığı İkinci Cinsiyet, feminist yazar ve teorisyen Gülnur Acar Savran’ın çevirisiyle geçtiğimiz aylarda Koç Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlandı. Kadın olmanın ne anlama geldiğini, “öteki” kavramını ve onunla birlikte gelen eşitsizliği inceleyen kitap, cinsiyet meselesini doğanın alanından çıkarıp kültürün ve tarihin alanına yerleştirmiş ve toplumsal cinsiyet tartışmasını başlatmıştır.

Kitabın çevirmeni Savran, Simone de Beauvoir’in en önemli eseri olarak kabul edilen İkinci Cinsiyet’in yazılış süreci, Beauvoir’ın görüş ve tezleri, Sartre ile ilişkileri üzerine Çatlak Zemin’e konuştu.

İkinci Cinsiyet, ortada kayda değer bir feminist hareketin olmadığı 1949 yılında yayınlanıyor. Feminist Güzergâh için yaptığımız söyleşide, Simone de Beauvoir’ın başka kadınlarla tartışabileceği bir ortam bulamadığını, fikirlerini bir yoklukta oluşturmaya çabaladığını söylemiştin[1]. İkinci Cinsiyet’i çevirirken bu yalnızlığı içeriden izleme imkânın oldu mu?

Alice Schwarzer’le 1972 yılında yaptığı bir söyleşide İkinci Cinsiyet’i kadınların kendilerini anlamalarına yardımcı olmak ve özgürleşme mücadelelerine katkıda bulunmak için yazdığını söylüyor. Bu açıklama bu işi tek başına yapmaya giriştiğinin bir ifadesi aslında. İkinci Cinsiyet bir yanıyla dönemi için son derece cesur, cüretkâr bir kitap: Annelik, evlilik, cinsellik gibi konularda içinde yaşadığımız dönem için bile son derece radikal tezleri ileri sürüyor Simone de Beauvoir. Tek bir örnek vermek gerekirse, evli kadınla fahişenin durumu arasında simetri kuruyor, kibar fahişe ile eşin “kendisine bakılan kadın” olma özelliğini paylaştığını söylüyor. Ama bir o kadar da ürkek bir tavrı var: Etnoloji ve antropolojiden biyolojiye, psikanalize, sosyolojiye, tarihe, uzanan çok geniş bir bilimler yelpazesine başvurması; çeşitli efsaneleri ve edebiyat yapıtlarını kanıt olarak kullanması; ayrıca Aristoteles, Hegel, Marx, Heidegger, Merleau Ponty, Bachelard, Lévi-Strauss ve tabii Sartre gibi çeşitli düşünürlerle diyaloğa girmesi, tezlerini savunmak için ne kadar geniş bir cephanelikten yararlanmaya gerek duyduğunu gösteriyor. Bugün bize son derece açık gelen bazı gerçekleri ortaya koyarken iddiasını sayfalarca gerekçelendiriyor. İşte bu ürkekliğin yalnızlığından ve ilk oluşundan kaynaklandığını düşünüyorum. Kuşkusuz bu zenginlik kitabın hayranlık uyandırıcı yanı aynı zamanda da. Kitap çıktığında aldığı tepkileri de tek başına karşılamak zorunda kalıyor Beauvoir, bu aşamada da yapayalnız. Çevresindeki erkek entelektüeller kadın, cinsellik, erkek-kadın ilişkileri vb. üzerine kitap yazmış olmasını “hafiflik” olarak görüyorlar, bu konuların sözünü ettiğim bilimler ve filozoflarla bir ilişkisi olamayacağını varsaydıkları için olsa gerek… Ancak bir başka gelişme oluyor o sırada hayatında: Kitabı okuyan çok sayıda kadından kendi yaşamlarını paylaşan, kendilerini anlatan mektuplar almaya başlıyor. Ve o noktadan itibaren müthiş bir dayanışma ağının içine giriyor. Şöyle anlatıyor bu dayanışmayı: “Son yirmi yılda, kadınlardan, kitabımın kendilerine, kendi durumlarını anlamakta, mücadelelerinde ve kendileri için kararlar vermekte çok faydalı olduğunu söyleyen birçok mektup aldım. Ben her seferinde bu kadınlara cevap yazma zahmetine girdim. Bazılarıyla tanıştım. Her zaman karşılaştıkları zorluklarda kadınlara yardımcı olmaya çalıştım.”[2]

Beauvoir’ın kendini 1972’ye dek bir feminist olarak tanımlamamış olması bana oldukça tuhaf görünüyor[3]. Bu tereddüdü neye bağlıyorsun? Sonrasında feminist hareketle sıcak bir ilişkisi oldu mu?

Simone de Beauvoir’ın iki aşamada feministleştiğini söyleyebiliriz diye düşünüyorum. İlk feministleşme sürecini İkinci Cinsiyet’i yazarken yaşıyor. Kitap için hazırlık yapmaya ve kitabı yazmaya başlamadan önce kendisiyle ilgili olarak tam bir “kurtulmuş kadın” yanılsaması içinde. Kendisi de çeşitli vesilelerle bu yanılsamasını anlatıyor. O dönemde erkek değerlerini benimsemiş ve yaşamını o değerlere göre şekillendirmiş. Aldığı eğitim, sınıfsal kökeni ve kültürel formasyonu açısından oldukça avantajlı bir konumda olduğu için de bunu yapmakta çok fazla zorlanmamış. Bir yandan o dönemde bir kadın için oldukça istisnai olan felsefe formasyonuyla üst düzey bir entelektüeller çevresinde yer alıp dönemin ünlü filozoflarıyla düşünsel bir alışverişte bulunurken, diğer yandan da kendi hayatını kazanabilecek, kendi başına yaşayabilecek ve kendi anlatımıyla kafelerde oturup erkekler gibi yazılarını yazabilecek, yalnız seyahat edebilecek bir bağımsızlığa sahip. John Gerassi ile 1976’da yaptığı bir söyleşide şöyle diyor: “Her adımda bağımsızlık ve eşitlik duygumu sağlamlaştırıyordum. Öyle bir nokta geldi ki, aynı ayrıcalıklara bir sekreterin ulaşamayacağını kolayca unuttum.”[4] Aynı yerde kendi tavrını “ihanet” olarak nitelendiriyor. Ayrıca bu ayrıcalıklara sahip olmak için yer yer kadınlığından feragat ettiğini de itiraf ediyor. Kitabı yazma sürecindeyse, hem kendi ayrıcalıklarının önemini giderek görelileştirmeye başlıyor hem de kadınların özgürleşmesi için kolektif bir mücadeleye gereksinim olduğunun bilincine varıyor. Kitapta kadınların ancak kitlesel hareketlerle güç elde edebileceğini özellikle vurguluyor. Simone de Beauvoir’ın evli, çocuk sahibi ve dışarıda çalışmayan kadınları küçümsediği sıklıkla ileri sürülmüştür. Hatta yer yer kendisi de İkinci Cinsiyet’ten önce böyle bir tavrı olduğunu teslim eder. Ne var ki, bizzat kitapta da kadınları hor gören bir ton olduğunu iddia edenler de olmuştur. Gerçekten de ilk bakışta evli kadınları, anneleri, âşık kadınları vb. küçük gördüğü izlenimine kapılmak mümkündür. Bunun benim görebildiğim kadarıyla iki nedeni var: Birincisi, kadınların mahkum edildikleri koşulların ve durumun ağırlığını ortaya koyma çabası. Bunu yaparken, bir kadının özgürlüğünü olumlamak ve verili durumunu aşmak yerine, esas olarak koşulları başka bir şeye izin vermediği için bu durumu benimsemesinin ne kadar hüzünlü ve dokunaklı olduğunu gösterebilmek için son derece ustalıklı bir ironik dil kullanıyor yazar. Bu ironinin yer yer kadınları hor gördüğü izlenimini doğurmasını anlamak güç değil. Ne var ki, kadınların erkeklere karşı büründükleri bazı silahları, onlardan nasıl öç aldıklarını, onlarla nasıl zıtlaştıklarını anlatırken aslında bu “kişilik özelliklerinin” içinde bulundukları durumla baş etme biçimleri olduğu kimi zaman bir alt metin olarak var, kimi zaman da belirtik bir biçimde dile getiriliyor. Çok açıklayıcı bir örnek olduğu için uzunca bir alıntı yapmak istiyorum kitaptan: “… kadının ‘kişiliği’ denen şeyi belirleyen [kadının durumudur]: ‘İçkinlik içinde yan gelip yatar’, zıtlaşmaya eğilimlidir, sakınımlıdır ve küçük hesaplar peşindedir, ne hakikat ne doğruluk duygusu vardır, ahlak yoksunudur, bayağı bir düzeyde yararcıdır, yalancıdır, oyuncudur, çıkarcıdır… Bütün bu iddialarda bir doğruluk payı vardır.”[5] Durumlarıyla barışık olmanın yine de “samimiyetsizlik” (mauvaise foie, bad faith) olduğunu söylerken ise varoluşçu etiğin bir kavramına baş vuruyor Beauvoir: Özgürlüğü seçmek yerine kolayına kaçıp verili duruma teslim olmayı, seçim yapmamayı, sorumluluk almamayı, erkeklerle suç ortaklığı içine girmeyi ifade eden bir terim bu. Kitapta kadınlara karşı hoyrat gibi görünen bir dilin kullanıldığı ikinci bağlam ise “Doğrulama Biçimleri” (II. Cilt) başlığı altında üç kadın tiplemesinin ele alındığı bölümler: Narsisist Kadın, Âşık Kadın ve Mistik Kadın. Yazar bu bölümlerde ise kadınların hapsedilmiş oldukları durumdan sahici olmayan kaçışlarının, bireysel özgürleşme ve içkinlik içinde aşkınlığı gerçekleştirme çabalarının “bazen gülünç, çoğu kez acıklı” olduğunu ortaya koyuyor. Simone de Beauvoir İkinci Cinsiyet’i yazarken yaşadığı özgür kadın yanılsamasından kurtulma ve feministleşme sürecinin sonunda hâlâ kendine feminist demiyor. Bu aşamada henüz kadınları sosyalizmin kurtaracağına inanıyor ve sınıf mücadelesini kadınların somut, gündelik mücadelelerinin önüne koyuyor. Ona göre cinsiyetler arasında somut eşitlik kapitalizmin yıkılmasıyla sağlanacaktır. Kendisine henüz feminist demiyor çünkü onun gözünde feminizm şimdi ve burada kadınların somut kazanımları için mücadele etmektir. Ancak, kısmen 1950’ler ve 60’larda Sovyetler Birliği’yle ilgili gözlemlerine de bağlı olarak ikinci bir feministleşme süreci yaşıyor: Fransa’da 1971 yılının Mart’ında feministlerin kürtajla ilgili ünlü “343’ler bildirisi”ni imzalamaya çağrıldığında ise artık seve seve kabul ediyor bu eylemin parçası olmayı ve 1972’den itibaren kendisine feminist demeye başlıyor. Bundan sonra da hareketle ilişkisi şöyle ya da böyle devam ediyor. Sosyalizmin kendiliğinden cinsiyet eşitliğini sağlayamayacağı konusunda artık tavrı çok net. Hâlâ sınıf mücadelesiyle cinsiyet mücadelesi arasında bağlantı kurulması gerektiğini düşünüyor ama artık sınıf mücadelesinin cinsiyet mücadelesini kapsamadığı, tersine cinsiyet mücadelesinin sınıf mücadelesini kapsadığı kanısında.

İkinci Cinsiyet’i hiç okumamış olanların bile bildiği ünlü bir cümle var: “Kadın doğulmaz, kadın olunur”. Bu cümleyle bağlantılı olarak cinsiyet / toplumsal cinsiyet ikiliğinin kitapta ele alınış biçimini nasıl yorumluyorsun?

İkinci Cinsiyet’te toplumsal cinsiyet kavramı yoktur. Bu kavram çok daha sonraları feminizmin ikinci dalgasında ortaya çıkmıştır. Ancak andığın cümleyi cinsiyet / toplumsal cinsiyet ikiliğinin bir ön biçimi ya da habercisi olarak okumak mümkün bence. Bu cümleyle birlikte ele alındığında Simone de Beauvoir’ın cinsiyet kavramı kendi içinde bir dinamizmi, kadınlaşma sürecini barındırır. Cinsiyet bir yanıyla biyolojik özelliklere uzanır diğer yanıyla da kadınların patriyarkal düzen içinde toplumsal konumlarına. Aslına bakacak olursak, kitabın iki cildi iki farklı düzlemde cinsiyetten hareket edip toplumsal cinsiyete varan bu dinamiği açımlar. Birinci ciltte biyolojik verilerden yola çıkıp bunların kendi başlarına kadının ezilmesini açıklayamayacağını söyledikten sonra, neyin açıklayacağına geçer ve tarih içinde patriyarkanın kuruluş/oluşumunu, nesnel bir süreci anlatır. İkinci ciltte ise kadınlaşmanın öznel olarak nasıl deneyimlendiğini sergileyen fenomenolojik bir anlatı vardır karşımızda: Patriyarka kurulmuş, sağlam temeller edinmiş, efsanelerle pekiştirilmiştir (I. Cilt). Artık bu düzenin içine doğan kız bebekten nasıl kadın olduğunu, evliliğin, anneliğin, yaşlılığın kadınlar tarafından nasıl deneyimlendiğini anlatmaktadır sıra (II. Cilt). Özne – nesne, aynı – başka[6] diyalektiği uyarınca erkek kadını mutlak Başka olarak konumlandırmak ister. Bunu nasıl olup da başardığını ise tarihsel anlatı ortaya koyar. Bu anlatıda erkeğin biyolojik özellikleri (bugünkü anlamıyla cinsiyet) onun üstünlüğünün nedeni değilse de bu üstünlükle bağlantılıdır. Kendilerini egemen özne olarak olumlamayı isteyen erkeklerin biyolojik ayrıcalıkları bu olumlamaya izin vermiştir. İlkel göçebe topluluklarda kadınların fiziksel olarak daha güçsüz olması ve doğurganlığı nedeniyle kendiliğinden, dolaysız bir erkek üstünlüğü yaşanır. Bile isteye bir ezme söz konusu değildir. Ezme – ezilme ilişkisi henüz kurumsallaşmamıştır. Tarımla birlikte topluluk kendini toprakta yabancılaştırmaya başlar. Bunun önemi topluluğun kendini geleceğe yansıtmasıdır: Çocuk ve annelik önem kazanır. Bu noktadan sonra erkek iradi olarak baskı altına alır kadını. Yaşamın gizemlerini bedeninde taşıyan kadın erkeğin gözünde (mutlak) Başka’dır. Buna erkeğin egemen olma istemi de eklendiğinde, kazandıkça karısını ve çocuklarını mülk edinmek istemesi ve onları köleleştirmesi gündeme gelir. Anasoyluluğun yerine babasoyluluğun geçmesi önemli bir devrimdir. Bunun ardından baba hakkına geçişle birlikte patriyarka kurulur. Artık kurumsallaşmış ve tümüyle iradidir erkek egemenliği. Efsaneler ise kadınların çoklu varoluşunun karşısına öncesiz sonrasız Kadın’ı çıkarır ve erkek egemenliğini yeniden ve yeniden üretir. İkinci anlatı düzlemi olan fenomenolojik düzlemde, yani kız çocuğun kadınlaşmasında da hareket noktası biyolojidir. Kadının biyolojisi âdet görme, doğum, menopoz vb. özellikleriyle yinelemeye dayanır, döngüsel bir ritmi vardır ve bu nitelikleriyle içkinliğe yöneliktir. Başka bir deyişle onun insan varlığı olarak misyonuyla (aşkınlık) kadınlık misyonu birbiriyle çelişir. Gerçi kadın bedensel özellikleri nedeniyle ezilmez ama biyolojik özelliklerinin büründüğü anlam, bu özelliklerin erkekler ve kadınlarca nasıl deneyimlendiği belirleyicidir. Cinsiyet farklılıkları içinde bulundukları anlam dünyası yüzünden erkeğin egemenliğine yol açar; bununla bağlantılı olarak da kadının ezilmesini ikincilliğini bilinç düzeyinde içselleştirmesi açıklar. Zaten bu fenomenolojik anlatı bir yanıyla da kadınların neden ezilmişlikleri içinde yaşamayı sürdürdüklerini, maddi gerçekliklerinin bunu nasıl teşvik ettiğini sergiler. Kısacası İkinci Cinsiyet’te kadının ezilmesini ya da “toplumsal cinsiyeti” açıklayan tarihsel ve fenomenolojik anlatılara varoluşçu felsefenin aynı – başka, özne – nesne, içkinlik – aşkınlık, özgürlük, bilinç, varoluş gibi kavramları eşlik eder. Bu felsefede beden dünyaya tutunmanın aracıdır: Bedensel özellikler belirleyici olmasa da dünya, onu nasıl tutup kavradığımıza bağlı olarak bize farklı görünür. Kadının dünyaya tutunuşu daha sınırlıdır, tasarılarında daha az cesur ve ataktır.

Yine senin tarafından Türkçeye çevrilen Eleştirel Feminizm Sözlüğü’nde, Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet’in sonunda “farklılık içinde eşitlik” tezini formüle ettiğine dair bir tespit var. Şöyle diyor Collin: “… hem erkeklerin ellerinde tuttukları bir evrensele erişme özgürlüğünün gerekliliğini ileri sürmektedir, hem de … kurtuluşu olanaksızlaştırmayacak bir farklılığın gerçek olduğunu.” Ona katılıyor musun? Beauvoir’ın evrenselcilik / farklılık ikiliği karşısındaki konumunu nasıl değerlendirirsin?

Simone de Beauvoir da bence kendisinin evrenselcilik / farklılık ikilemini aştığı kanısında. Ancak kitapta “farklılık içinde eşitlik” ile “eşitlik içinde farklılık” kavramlarını birbirinden ayırıyor ve ilkine karşı çıkıyor: İlk ifadenin öncesiz sonrasız bir takım kadın özelliklerini sabitleştirerek kadınları içinde bulundukları duruma mahkum eden farklılıkçı düşüncenin yutturmacası olduğunu söylüyor, bunun kadının başkalığından yarar sağlamak anlamına geldiğini savunuyor. İkinci formülasyonun ise, eşitlikle aynılığı birbirinden ayıran, cinsiyet farklılığına rağmen eşitliği savunan bir yaklaşımı dile getirdiğini düşünüyor. İkinci Cinsiyet’in sonuç bölümünde geliştirdiği anlayış da bu zaten. Burada kendini tekdüzelikten, tekbiçimcilikten ayırarak kadınla erkek arasında her zaman belli farkların kalacağını, kadının kendine özgü bir erotizminin, duyumsallığının ve duyarlılığının olacağını ileri sürüyor: Başka bedenlerle de kendi bedeniyle de kurduğu ilişkilerin erkeğinkiyle hiçbir zaman aynı olmayacağını savunuyor. Ama bunun da ötesinde, kadınların mevcut durumları, yani ezilmişlik konumları içinde edindikleri kimi yatkınlıkların da, somut eşitliğin olduğu bir dünyada olumlu özellikler olarak varlığını koruyacağını, hatta bunların erkekleri zenginleştirecek özellikler olabileceğini de düşünüyor: Naziklik ve yumuşaklık, kendini aşırı ciddiye almamak, sabır, ayakları yere basmak vb… Ne var ki, Hegel diyalektiği ve varoluşçuluk felsefesi onun bir ölçüde evrenselciliğe saplanmasına yol açıyor. Kendisi patriyarkal düzen içinde evrensel öznenin erkek olmasını, erkeklerin evrenseli ellerinde tutmasını eleştirse de, insan varlığının özneliğiyle ilgili felsefi söylemi bireyci, rekabetçi bir dünyanın egemen bireylerini -erkek özneyi- model almış gibidir: Özne, karşısındaki başka bilince karşı çıkar, kendini özsel olarak ortaya koyar ve karşısındakini nesnelleştirir. Ne var ki karşısındaki de bir insan varlığıdır ve o da kendini özne, karşısındakini başka olarak ortaya koyma peşindedir. Böylece bireyler arasında karşılıklılık oluşur. Bu karşılıklılığın olmadığı tek durum erkeğin kadını mutlak Başka olarak konumlandırdığı durumdur. Öte yandan aynı zamanda da aşkınlıktır özne: Tasarılarıyla kendi ötesine geçer, dünyaya tutunur ve dünya üzerinde iz bırakır. Kadın bu anlamda da öznelikten dışlanır, içkinliğe batmıştır. Kadını özne konumundan mahrum bırakan patriyarkadır, doğru, ama sonunda kadına özgürleştiği zaman olabileceği özne olarak sunulan model de erkek öznedir. Bütün insanlar aynı biçimde öznedir ve o özne aslında erkektir! Nitekim 1963 yılında Olayların Gücü’nde bilinçlerin karşıtlığı tahlilini fazla idealist bulduğunu söyler ve İkinci Cinsiyet’i o gün yazıyor olsa daha maddeci bir yöntem kullanacağını söyler. Kısacası kadınların bilinç düzeyinde evrensel bir özneye katılması perspektifi kendisine de yetersiz gelmiştir zaman içinde.

Beauvoir, kadının fizyolojik, psikolojik ve ekonomik bir yazgıya mahkum olmadığını; erkeklerin ona Başka olmayı dayattığı bir dünyada içkinliğe hapsolduğunu söylüyor. Bu dayatmada gebelik ve çocuk bakımının rolü nedir? Beauvoir güç ilişkilerinin belirlenişinde anneliği, kadının biyolojisinden kaynaklı bir dezavantaj olarak görüyor mu? Ya da şöyle sorayım: Annelik aşkınlığın önünde bir engel mi?

Doğurganlık ilkel göçebe toplumlarda kadın için ağır bir yük, onu yerleşikliğe mahkum eden neden ve sözünü ettiğim kendiliğinden erkek üstünlüğünün başlıca kaynağıdır. Doğurmak ve süt vermek yapıları gereği birer etkinlik değil işlevdir ona göre ve döngüsel nitelikleriyle aşkınlık biçimindeki ileriye yönelik erkek etkinliğinden tümüyle farklıdır. Öte yandan doğurganlık kadınların tüm organizmasının türün sürdürülmesine yönelik olması anlamına gelir. Bir kez daha: Kadının insan varlığı olarak misyonuyla türsel varlık olarak misyonu arasında çelişki vardır. Ama patriyarkal toplum bir kez kurulduktan ve kurumsallaştıktan sonra kadınların zaten esas olarak içkinlik demek olan bu “doğal misyonu”nun anlamı bu toplum içinde belirlenir. Bu toplumda kadınlar anne olmayı özgürce üstlenemez, bu konuda kendi seçimlerini yapamazlar. Zorunlu tercih, kaçınılmaz seçim, der Simone de Beauvoir annelik için. Erkeklerin de anne olabildiği bir toplum kurulana kadar kadınlara analık ve evlilik tuzaklarına karşı tetikte olmayı öğütlemek gerektiği kanısındadır. Asıl devrim annelik mefhumunu yıkmaktır der. Beklenebileceği gibi kendisine sık sık anneliğe karşı olup olmadığı sorulur. Kendisi anne olmayarak çocuk bakımı gibi köleleştirici bir işten kurtulduğu için göreli bir bağımsızlık yaşadığını söyler; bu koşullar altında, anneliğin bütün yükü kadınlara yüklenmişken ve kadınlar anneliği başka yoksunluklarının bir telafisi olarak gördükleri, kendilerinin yaratamadıkları bir tamlığa çocuk aracılığıyla erişmeyi düşledikleri sürece anneliğin bir tuzak olduğunu tekrar tekrar söylemekten geri durmaz. Bu toplumda anneliğin yaşanış biçimini şöyle anlatır: “Genellikle annelik narsisizm, özgecilik, düş, içtenlik, samimiyetsizlik, adanmışlık ve kinizm arasındaki garip bir uzlaşmadır.”[7]

Söyleşinin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

Kaynak: Çatlak Zemin

avatar
  Kaydol  
Bildir
5 Şubat 2020