İsveç Dışişleri Bakanı Wallström: Kültür, Kadına Yönelik Şiddeti Meşrulaştıramaz

Feminist bir dış politika yürüten dünyadaki ilk ülke İsveç’in Dış İşleri Bakanı Margot Wallström’e göre, cinsel şiddet kültürel bir olgu olarak değerlendirilmemeli. Kadınlar için eşit hakların bu dünyadaki herhangi bir kültürün parçası olabileceğini göstermemiz gerektiğini ifade eden Wallström’ün The Economist’te yayımlanan yazısını çevirdik.

MARGOT WALLSTRÖM

Gözlerinin feri sönmüştü. Ellerinin üstüne oturdu, kafasını eğdi, cansız gibiydi. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusundaki bir kasabada loş bir kulübedeydik. BM Genel Sekreteri’nin Özel Temsilcisi olarak, çatışmayla ilişkili cinsel şiddeti ve bu tür suçların cezasız kalmasını önlemek için oradaydım.

Kızın babası, kızının bir arkadaşıyla birlikte okuldan eve yürürken olayın gerçekleştiği söyledi. Her iki genç kız da öğrenciydi, üniformalarını giymişti, çantalarında kitapları ve kalemleri vardı. Yanlarında askeri bir araç durmuş, kızların dikkatini çekmek isteyen milislerden biri, bir paket sigara almalarını istemişti onlardan. Kızlar reddetmeye cesaret edememiş, istenileni yerine getirmişlerdi. Geri döndüklerinde, aynı adam kızlardan birine işaret etti ve şöyle dedi: “Sen, bizimle gel.

Milisler tarafından iki gün alıkonuldu. Serbest bırakıldığında, gözlerinin feri sönmüştü. Parlak bir öğrenciydi. Evin okuyan tek çocuğuydu. Ailenin umudu, babasına göre, köyün umudu, belki de bunlardan çok daha fazlasıydı.

Çatışmalarda cinsel şiddet, en zalim, en insanlık dışı ve en korkunç eylemlerden biridir. Savaş suçudur. Ancak, BM Özel Temsilcisi olarak geçirdiğim süre boyunca, insanların cinsel şiddetin kaçınılmaz olduğunu söylediklerini duydum. Üzücü ve kelimelerle anlatılamaz bir şeydi ancak çatışmaların kaçınılmaz bir sonucuydu. Daha az suç kabul ediliyordu. Onlara göre, bu, savaş kültürünün bir parçasıydı.

Cinsel şiddet, ‘kaçınılmaz’ olarak rasyonalize edilebiliyorsa, kültürün kaçınılmaz sonuçları olarak kabul edilen, kadınlar üzerindeki diğer tahakküm biçimlerini hayal edin. Açık konuşayım: cinsel şiddet kültürle ilişkili değil, suçla ilişkilidir.

Baskı Kültürü

Burada, “kültür” kelimesi ve bu kelimenin, kadınlara yönelik baskıyı meşrulaştırmak için nasıl kullanıldığı üzerine daha derinlemesine düşünmek istiyorum. Kadınlara yönelik baskı söz konusu olduğunda, kültürün bir mazeret olarak kabul edilmemesi gerektiğine inanıyorum.

“Kültür”, sosyologlar tarafından bir grubun içindeki değerler, normlar ve inançlar kümesi olarak tanımlanır. Afganistan’daki geleneksel kültüre, Arjantin’deki futbol taraftarlarına veya İsveç’teki üniversite öğrencilerine atıfta bulunabilir. Kadınlara yönelik “baskı” derken ne demek istediğimi açıklığa kavuşturayım. Bu terimi, bir kadının cinsiyetinden dolayı sınırlandırıldığı tüm durumları ifade etmek için kullanıyorum. Yasaya göre açıkça ayrımcılığa uğradığı veya haksızlığa uğrayıp, hor görüldüğü tüm durumlar için.

Dünyada kadınlara yönelik tüm baskılar kültürle açıklanamaz ve elbette her kültürde kadınlara baskı uygulanmaz. Ancak bunun örnekleri çok ve çeşitlidir: Din namına evlenmeye zorlanan kadından tutun da, işyerinde cinsel tacizi sineye çekmesi beklenen kadına kadar. Çünkü “böyle gelmiş böyle gidiyor.”

Bu sorun tüm toplumlarda yaşanıyor. Batı’da yaşanmadığını iddia edenler, daha önce farklı bir tür (işyeri) “kültürü” tarafından müsamaha gösterilen adaletsizlikleri ortaya çıkaran MeToo hareketi tarafından bertaraf edildi. Kadınlara yönelik baskının tüm toplumlarda var olduğunu söylemek, her yerde aynı olduğu anlamına gelmez. Bazı kültürlerde durum daha da kötü, aksini düşünmenin kimseye bir faydası yok.

Peki, bu nereye kadar bir sorun teşkil ediyor? Bazı kültürlerin bazı insanlar için çok önemli olduğu gerçeğine ve kadın ve erkek rollerine ilişkin kültürel farklılıklara saygı göstermemeli miyiz?

Saygı göstermemiz gerektiğine inanmıyorum: Özellikle de kadın hakları söz konusu olduğunda. İlk olarak yasal savı sunalım. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) neredeyse evrensel olarak onaylanmıştır. BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi tüm ülkeler tarafından kabul görüyor. Kadınların hakları insan haklarıdır ve bu tartışmada kültüre yer yoktur.

Filozof John Rawls’un cehalet örtüsüyle kavramıyla açıklanabilecek daha ilkeli bir sav ortaya atalım: Eğer öncesinde içinde nasıl bir konuma sahip olacağınızı bilmeseydiniz, nasıl bir dünyaya doğmak isterdiniz? Başka bir deyişle, bu dünyada kaç erkek bir kadın olarak doğmuş olmak ister?

Şimdi sırada nesnel sav var. Cinsiyet eşitliği refahı artırır. OECD tarafından yayınlanan yeni bir raporda, son 50 yıl boyunca İskandinav ülkelerinde işgücü piyasasına kadınların katılımındaki artışın GSYİH’da % 10 – % 20’lik bir artışa neden olduğunu göstermiştir. İmzacılar arasında kadınların olduğu barış anlaşmaların daha uzun soluklu oluyor.

Ve son olarak, demokrasiye dair bir şey söylemek istiyorum. Kadınlar dünya nüfusunun yarısını oluşturuyor. Etkilerini hissetmeyi istemek çok mu fazla?

Gerekli eylemler

Kadınlara yönelik baskıları anında ortadan kaldırabilecek bir sihirli değnek yok. Bununla birlikte, siyaset ve dış ilişkilerde kırk yılın sonunda vardığım sonuçlara dayanarak birkaç düşüncemi paylaşmak istiyorum.

Kültürle savaşıyormuş izlenimi yaratmamak önemlidir (dini, seküler, etnik veya entelektüel olabilir). Bu, korumaya çalıştığımız insanları yabancılaştırma riski taşır. Kültürün, erkeklerin ve kadınların yaşamlarında sahip olduğu yere saygı göstermeliyiz.

Küçümseyen bir tavra sahipmişiz izlenimi bırakmamaya da dikkat etmeliyiz. Bu, istismar karşısında sessiz kalmamız veya mağdurlara destek olmayacağımız anlamına gelmez. Cesur ifadeler görünür ve akılda kalıcı olsa da, sessiz ve kararlı çalışmalarımızdan çoğu zaman daha çok sonuç alıyoruz.

Dört yıl önce, İsveç, feminist bir dış politika yürüten dünyadaki ilk ülke oldu. Feminizm kavramı bazı insanlar için kışkırtıcıdır, fakat bizim için feminizm, kadınların ve erkeklerin aynı haklara, görevlere ve fırsatlara sahip olması gerektiği anlamına gelir. Şöyle bir deyiş vardır: Feminizm “kadınların da insan olduğunu kabul eden radikal bir kavram”dır. Modelimiz ‘üç R prensibine’ dayanıyor: Haklar, Temsil ve Kaynaklar.

Elçiliğimizin olduğu herhangi bir ülkede bu kategorileri kullanarak, günlük yaşamın pratik gerçekliklerini değerlendiriyoruz. Kadınlar ve kız çocukları eşit haklara – eğitim, çalışma, istedikleri kişiler ile evlenme, boşanma, işletme kurma, banka hesabı açma vb. – sahipler mi? Kadınlar, hükümet parlamento, yerel meclisler, işletmeler ve örgütler gibi kendilerini doğrudan etkileyen kararların alındığı yerlerde temsil ediliyor mu? Kadınların ve kız çocuklarının çıkarlarına uygun şekilde kaynak ayrılıyor mu?

Eşitsizliği tanımladığımız her yerde, önüne geçmek için neler yapabileceğimizi düşünüyoruz. Uygulamada bu, İsveç’in daimi üyesi olmadığı BM Güvenlik Konseyi’ne Kadınlar, Barış ve Güvenlik gündemini taşıdığımız anlamına geliyor. Tüm dünyada aktif olan bir kadın barış müzakerecileri ağı kurduk.

Kadınların cinsel ve üreme sağlığı ve haklarına çok destek verdik ve Doğu Afrika’daki ebeler için fon sağladık. Dünyanın dört bir yanındaki 108 elçiliğimiz hiç durmadan etkinlikler düzenliyor, kadınların sorunlarına dikkat çekerek onlara destek veriyor.

Kongo’daki genç kızın bugün ne yaptığını, hayatının nasıl olduğunu ve gözlerinin ferinin yeniden gelip gelmediğini bilmiyorum. Ama onun ve dünyadaki tüm diğer kız çocukları ve kadınların uğruna, herkesi bunun çabasını vermeye çağırmak istiyorum.

Cinsiyet eşitliğinin önündeki engelleri birer birer kaldıralım. Kadınları boyunduruk altına alan yapıları parçalayalım. Dünyayı biraz daha adil, biraz daha eşit yapmak için elimizden geleni yapalım. Kadınlar için eşit hakların bu dünyadaki herhangi bir kültürün parçası olabileceğini gösterelim.

avatar
  Kaydol  
Bildir
14 Şubat 2019