Kışanak’tan Kadın Gazetecilere: “Şapkadan Güvercin Çıkacak Günü Bekliyoruz”

2016 yılında tutuklanan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski eş başkanı Gültan Kışanak, bianet aracılığıyla,  Candan Yıldız, Mehveş Evin, Sabiha Temizkan, Şirin Payzın ve Zehra Doğan’ın sorularını yanıtladı.

Evrim Kepenek

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski eş başkanı Gültan Kışanak, Ekim 2016’da tutuklandı. O günden beri de Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutuluyor.

Kışanak, 16 Ekim’de cezaevinde aynı koğuşta kaldığı Sebahat Tuncel ile birlikte Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha hakim karşısına çıkacak.

Davaya konu soruşturma Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütüldü, yargılamaları ise “güvenlik sebebiyle” Malatya’da yapıldı.

Kışanak’ın “örgüt üyesi” ile suçlandığı iddianamede, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, 21 Mart Newroz kutlamaları, 2012 yılında cezaevlerindeki açlık grevlerine dikkat çekmek için düzenlenen yürüyüş ve basın açıklamaları, Silvan, Sur, Cizre, Nusaybin ve Şırnak’ta sokağa çıkma yasakları, Suruç katliamı ve mitinglerde yaptıkları konuşmalar var.

Kışanak, duruşma öncesinde bianet aracılığı ile gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Biz, soruları gazetecilerin isimlerine göre alfabetik sıra ile gönderdik, o da aynı şekilde yanıtladı. Mektubun sonunda da özel teşekkürlerini iletti.

Candan Yıldız/t24

“Yazmak, kadınlara karşı sorumluluk”

Bir senaryo yazdığınızı duyduk. Nasıl bir senaryo gelecek merak ediyoruz. Biraz ipucu verebilir misiniz?

Doğrusu senaryo yazma meselesinin gündem olması beni biraz telaşlandırdı. Çünkü ortaya nasıl bir şey çıkacağını henüz ben de bilmiyorum. Sorumluluk, belki de zorunluluk denebilir beni senaryo yazmaya yönelten. 12 Eylül’de Diyarbakır 5 No’luda kadınların yaşadıklarını yazma sorumluluğunu hep omuzlarımda hissettim. Bu beklentiyle de hep karşılaştım. “Neden yazmıyorsun?” sorusu 39 yıldır cevap bekliyor.

Kişisel olarak o yılları unutarak yaşamayı tercih ettim. Ama kadınlara karşı duyduğum sorumluluğu da içimden atamadım. “Çıplak gerçek, vahşetten başka bir şey değil, neyini yazayım ki?” diyerek hep öteledim. Belki sanatsal yönü, imgesel anlatımı güçlü bir yol denersem, yapabilirim diye düşündüm.

Sırrı Süreyya’nın bu cezaevine gelmesi de “hayata bazen tesadüfler yön verir” sözünü doğruladı. “Böyle bir fikrim var senaryo yazabilir miyim?” diye sormamla, Sırrı beyin beni bu işin içine atması bir oldu. Mektuplar üzerinden haberleşerek, bir nevi uzaktan eğitim aldım diyebilirim. Sadece teknik bilgi vermek değil, teşvik etme ve cesaretlendirme konusunda da iyi bir hoca olduğuna şüphe yok.

Son olarak tahliye olduğu gün ödevlerimi sıralayıp, bir de “Artık kendine güven ve bitir şu senaryoyu” diyen bir mektup yazmış. Mektubunu aldım, ödevlerimi yapmaya başladım.

İpucu konusuna gelirsek, gerçekten henüz çok erken, bir gün yazdığımı ertesi gün beğenmiyor, yeni baştan yazıyorum. Çünkü bir taraftan gerçekliğe sadık kalmaya, bir taraftan da kurmaca bir eser ortaya çıkarmaya çalışıyorum. 12 Eylül, toplumsal ve siyasal gidişatın yönünü değiştiren, sonuçlarını hala yaşadığımız bir darbeydi. O nedenle Diyarbakır Cezaevini yazmaya çalışırken de bu bağlamdan kopsun, “tarihin bir zamanında yaşamış bir şeydi” gibi algılansın istemiyorum. Anlayacağınız bir hayli zor bir konunun içine daldım, hakkını vermeyi umut ediyorum.

Mehveş Evin/ ArtıGerçek

“Saldırı eşitlik arayışına”

Kadınların siyaset mücadelesine dair gözlemleriniz neler? HDP dâhil, kadınlar sözlerini iyi duyurabiliyor mu? Diyarbakır’a yine kayyum atandı, gerekçelerden biri “eşbaşkanlık”. Sizce eşbaşkanlık neden kriminalize ediliyor?

Kürt Siyasetinin Mor Rengi kitabını yazarken, başka birçok mesajı da vardı ama asıl amacımız, siyaset kulvarında yol almak isteyen kadınlara, deneyimlerimizi aktarmaktı.

Her birimiz kendi hayatımızda defalarca şunu deneyimlemiştik: Erkek egemen sisteme karışı mücadele bütünlüklü olmak durumundadır. Kadının kendisini güç ve irade olarak görmesi, kadın dayanışması ve örgütünden güç alması, sistemin baskılarına karşı direnmesi ve parti için eril zihniyetle mücadeleyi elden bırakmaması. Bu dördünü birlikte yürütmek zorundayız.

Türkiye çok zorlu bir dönemden geçiyor. 2015’ten bu yana kesintisiz siyasi yaşıyoruz. Belki de bu siyasi darbe sürecinin en az tartıştığımız ve yeterince bilince çıkartamadığımız kısmı, kadınların özgürlük mücadelesine yönelik saldırılarıydı. Ağır sonuçları olduğu da görülüyor. Sadece kadın siyasetçilerin tutuklanmasından bahsetmiyorum. Asıl saldırı kadınların özgürlük ve eşitlik arayışına yapıldı. Kadın kurumlan kapatıldı, kadınlara gözdağı veren uygulamalar yapıldı. Ardından da kadın kazanımlarını bir bir geri alma tartışmaları başlatıldı.

Çocuk yaşta evliliklere yasal dayanak arama çabaları, nafaka hakkını kaldırma girişimleri, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme tartışmaları, eşbaşkanlığın kriminalize edilmesi aynı eril zihniyetin ürünüdür.

Öyle görülüyor ki kadınları, özgürlük, eşitlik iddiasından ve duruşundan geri adım atmaya zorluyorlar. Kadınların bu saldırıların, zihniyet boyutunu görmesi ve buna karşı sözünü daha güçlü bir şekilde duyurması tabi ki çok önemli.

F tipi cezaevleri tecrit mekânları, dışarı ile iletişim imkânlarımız çok sınırlı. Bu koşularda takip edebildiğim kadarıyla aslında kadınlar, toplumsal muhalefet odakları arasında en dinamik ve en direngen kesim. Kadına yönelik şiddet ve yasal hakların geri alınması çabalarına karşı kadınların ortak duruşu umut verici. Ayrıca seçim süreçlerinde kadınların demokrasi mücadelesini ortaklaştırma ve halkın iradesine sahip çıkma konusunda gösterdikleri çaba da önemliydi.

Her zaman olduğu gibi kadınların meşru ve haklı taleplerinin karşısına, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden yoksun yasaları çıkartıyor. “Neden yerel yönetimlerde kadının adı yok” diye sormayıp, “yasalarda eşbaşkanlık yok” diyerek, kadınların yerel yönetime katılma çabası terörize ediliyor.

Buna karşı güçlü, meşru ve örgütlü bir karşı koyuş konusunda eksikler yaşandığını görüyoruz. Bunda, yerel yönetimlerin gelen olarak saldırı altında olmasının da payı var. Ama sivil, demokratik, yaratıcı yöntemlerle kadınların yerel yönetimlerde söz sahibi olmasının, eşbaşkanlık sisteminin hayata geçirilmesinin mutlaka bir yolunu bulmalıyız.

Eşbaşkanlık kadınların siyasal alanda elde etikleri en önemli kazanımlardan biridir. Siyasi patide uygulanan eşbaşkanlık, hem kadınların güçlenmesi hem de toplumdaki erkek egemen kodların çözülmesi konusunda önemli gelişmelere yol açmıştı.

Eşbaşkanlığın, yerel yönetimlerde uygulanması çok daha muazzam sonuçlar yaratacaktı. Kadının doğrudan yönetim mekanizmasının içinde etkin bir pozisyona gelmesi; merkezi iktidarda bakanlar kurulunun yarısının kadın olması gibi güçlü bir etki yaratacaktı. Hatta, yerel yönetim halka en yakın yönetim kademesi olduğu için toplumsal sonuçları çok daha güçlü olacaktı. Çalkantılı bir döneme gelmiş olmasına rağmen, iki yılık belediye eşbaşkanlığı dönemimde bunu gördüm.

Eşbaşkanlığın kriminalize edilmek istenmesinin altında yatan asıl neden budur. Eşbaşkanlığın kayyım atamasına gerekçe olarak gösterilmesi, erkek egemen zihniyeti perdeleme çabasıdır. Kadınları yönetimden uzak tutarak, “yönetim akıl işidir, kadınlar bunu beceremez” söylemine dayanan cinsiyetçi yargıyı korumaya çalışıyorlar. Bu saldırılar olmasa, yerelde eşbaşkanlık uygulanabilse, toplum kadının yönetim anlayışının sonuçlarını görecek ve cinsiyet ayrımcılığına dayalı sistemin temelleri sarsılacak. Bunu engellemeye çalışıyorlar.

Bir de trajikomik bir anımı paylaşayım. Eşbaşkanlık nedeniyle hakkımda açılan bir soruşturmada, savcıya derdimi anlatmaya çalıştım. “Eş başkanlık modeli, toplumsal cinsiyet eşiliği politikamızın bir gereğidir. Parti programımızda da yer alır. Ama sadece bizim değil, 21. Yüzyıl’da tüm dünyanın hedefi toplumsal cinsiyet eşitliği olmuştur. Birleşmiş Milletler’in Milenyum hedeflerinden biri de toplumsal cinsiyet eşitliğidir” dedim. Savcıdan, “Milenyum ne, BM’nin milenyum diye bir komisyonu mu var? Ne zaman toplanmış?” gibi sorular gelince, derdimi anlatmaktan vazgeçtim. Savcı da anlattıklarımı özetleyerek zapta geçirdi, “Atılı suçlamayı kabul etmiyorum.” Adaleti tesis etmesi beklenen yargının hali buysa, kadınların işi gerçekten çok zor.

Şirin Payzın/t24

“Onuncu köyü çokça ziyaret ettim”

Bütün hayatınız siyasi mücadele ile geçti. Cezaevi, soruşturma… Ben niye uğraşıyorum? … diye sorguladığınız, mücadelenizi anlamlandırmakta zorlandığınız oluyor mu? Bu ülkede hiç bir şey değişmiyor demiyor musunuz?… Nedir sizi ayakta tutan, kişisel hırs ve hedefler mi yoksa hayalleriniz mi? Varsa o hayaller, bunca aydan sonra nasıl hala canlı tutuyor sizi?

Bu soruya biraz felsefeye dalmadan cevap vermek kolay değil. J. Berger’in bir sözü var “Hayallerimiz olmasa acı çekmezdik” diye. Bu söz insana önce “O zaman hayal kurmaktan vazgeçelim. Ne diye acı çekiyoruz ki” dedirtebilir. Ama biraz daha derin düşününce, “Hayallerini çekip aldıktan sonra geriye insan kalır mı?” sorusu mıh gibi yüreğine saplanıverir. İnsan hayallerini terk ettikten sonra, yaşamın anlamını sorgulamaya başlar. “Ben kimim ve niye yaşıyorum? Başkalarının hallerinin basit bir oyuncağı olmak için mi?” İnsan olmak ve insan kalmakta ısrar etmek, bu nedenle çok önemli. Binlerce kez sınansan da yine insan olmayı tercih edebiliyorsan, iradi bir varlık olmayı hak edersin. Yoksa rüzgarda savrulan bir yaprak gibi -ki o yaprak bile gücü oranında rüzgara karşı direnir- gideceğin yeri tayin etme şansını tümden yitirirsin.

Hayatım boyunca en çok kendim olmayı sevdim. Elimden geldiği kadar da hep kendim oldum. Eksiğiyle, hatasıyla, acıları ve güzellikleriyle bu hayat benim. Kolay bir hayatım olmadı, ama inanmadığım şeylere boyun eğmeyi hiç bir zaman kendime yediremedim. Ortada bir haksızlık ve yanlış varsa, susmayı tercih etmedim. Bu nedenle onuncu köyü çokça ziyaret ettim. Belki de kişisel hırslarım ve hedeflerim ön planda olsaydı, istesem de bu duruşu sergileyemezdim.

Acı çekmeden de hayallerimizin peşinden gidebilir miyiz? Bilmiyorum, keşke bunun bir yolunu bulabilsek. Teorik olarak düşündüğünde var aslında: Diyalog. Son derece sihirli bir sözcük, konuşmayı denesek eminim ki herkesin hayallerinin gerçekleşmesinin bir yolu bulunabilir. Hatta diyalog kurulabilse, giderek ortak hayaller çoğalır, çatışmalar, gerilimler azalır. Yeter ki birinin hayalleri, bir başkasının yıkımı üzerine kurulmasın.

Sanırım son yıllarda fazlaca acı çekmemizin temel nedeni de bu. Birilerinin hayalleri, acı çeken büyük çoğunluğun yıkımı üzerine kurulu. Bu nedenle diyalogun yolları da tıkalı.

Ama ben hayal kurmaya devam ediyorum. Sömürünün, savaşların olmadığı, kimsenin kimliklerinden -ırk, sınıf, cinsiyet, etnik köken, inanç- ve tercihlerinden dolayı baskı altında tutulmadığı, eşitlikçi ve demokratik bir gelecek hayal ediyorum. Biliyorum başta kadınlar olmak üzere bu hayali kuran milyonlar var. Ve bir gün bu hayalimizin gerçekleşeceğine olan inancımla yürüyorum.

Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak: bianet

avatar
  Kaydol  
Bildir
18 Ekim 2019