İnsan Sağlığı İçin Mücadelesiyle İlham Veren Kadınlar

Günlerdir dünyanın dört bir yanında sağlık çalışanlarının eşi görülmemiş ölçekte kahramanlıklarına şahit oluyoruz. Aralarında hemşirelerin, doktorların, acil durum teknisyenlerinin, solunum uzmanlarının, epidemiyologların, virüs araştırmacılarının ve aşı gönüllülerinin olduğu tüm kadın sağlık çalışanları koronayla mücadelede canla başla çalışıyorlar.

Belki bugün bu adsız kahramanları daha çok fark ediyoruz ama kadınlar yüzyıllar boyunca insan sağlığına yönelik en büyük tehditlere karşı mücadelenin ön saflarında yer almıştır. Araştırmalarıyla, geçmişte yaşanan salgın hastalıkların tedavisinde çok önemli rol oynayan altı kadını tanıyalım…

Françoise Barré-Sinoussi

1981 yılında Los Angeles’ta ilk AIDS vakaları rapor edildiğinde, hastalığın hızlı ilerlemesi, ilaç sektöründeki ilerlemelerin çok iyi bir noktaya geldiğine ikna olmuş bir dünya için şok yarattı. Françoise Barré-Sinoussi, Ocak 1983’te AIDS’e neyin neden olduğunu keşfetme görevini üstlendi ve Mayıs ayına kadar  HIV virüsünü tespit etti. O günden sonra, bilinen on beş vakadan yetmiş milyona yayılan bir hastalığa karşı küresel mücadelede kaynakları koordine etmek için dünyayı dolaşarak bir ömür harcadı ve 2008 yılında Nobel Ödülü’nü aldı.

Isabel Morgan 

20. yüzyılın başlarında Amerika’yı harap eden çocuk felci salgınının ortasında, Isabel Morgan 1945-1949 yılları arasında Johns Hopkins’te virüs aşısı geliştirmek için çalıştı ve sonunda 1949’da bir maymuna, doğrudan çocuk felci aşısı enjekte ederek bağışıklık kazandırmayı başardı. Jonas Salk’ın, geliştirdiği aşıyla dünya çağında ün kazanmasından üç yıl önce, Morgan’ın çalışmaları çoktan belirli bir noktaya gelmişti ancak gelişimini tamamlayamadan önce evlendirilerek araştırmadan çekilmesi sağlandı.

Tu Youyou

1960’larda sıtma, Dünya Sağlık Örgütü’nün hastalığı ortadan kaldırmak için yürüttüğü bir kampanya sonrasında, o dönem bilinen tek sıtma ilacına direnç geliştirerek tekrar ortaya çıktı. Sıtmanın yılda milyonlarca insanı hasta ettiği Çin’de, tedavisini bulmak için bir araştırma başlatıldı. Araştırmanın merkezindeki isim Tu Youya, iki bin olası farklı tedavi yöntemini sistematik olarak test etmek için bir program geliştirerek nihayetinde milyonlarca insanın hayatını kurtaran artemisinin üretilmesine olanak sağladı. Tu Youya’nın çalışmaları 2015 yılında Nobel Ödülü’ne layık görüldü.

Florence Sabin

Florence Sabin, uzun kariyerine o kadar çok başarı sığdırdı ki, Rockefeller Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalışırken tüberküloz ile yaptığı çalışma bunlardan sadece bir tanesi. Sabin, hastalığın biyokimyasının tespit edilmesi ve gelişimini belirleyen süreçler için önemli temeller attı. Araştırmaları daha sonra tüberküloza ilaç tedavileri geliştirenler tarafından kullanıldı.

Lady Mary Montagu

Çiçek hastalığı, Antik Çağda ortaya çıkışından 20. yüzyılda yok edilişine kadar beş yüz milyon insanın yaşamına mal oldu ve Avrupa’da zirve noktasına ulaştığı on yedinci yüzyılda 400 bin insanın ölümüne yol açtı. Oturup insanların ölmesine seyirci kalmak dışında yapılacak başka bir şeyin olmadığı yıllarda, diplomat kocasına Türkiye’de eşlik eden Lady Mary Montagu  hafif semptom gösterenlerin, sağlıklı insanlara hastalığı hafif haliyle bulaştırdığı bir prosedür geliştirdi ve böylece onları hastalığın daha ölümcül formuna karşı aşılamış oldu. Mantagu İngiltere’ye döndüğünde, prosedürü kendi çocukları üzerinde uygulamak da dahil olmak üzere tedaviyi yaygınlaştırmak için elinden gelen her şeyi yaptı.

*

Women You Should Know‘dan tercüme ettiğimiz bu listeye biz de, Türkiye’de cüzzamı bitiren doktor olarak da bilinen tıp doktoru, eğitimci, yazar Türkan Saylan’ı eklemekten gurur duyuyoruz.

Gazeteci Zeynep Miraç‘ın kaleme aldığı bu yazı, ilk olarak 2018’de KAFA Dergisi’nde yayınlamıştır.

Türkan Saylan 

Türkiye koşullarında mesleğini layıkıyla yapmayı başarmış, ideallerinin peşinden gitmiş, türlü engele rağmen yılmamış, gayretini hiç azaltmamış, cüzzam hastalarının ve hayata mağlup başlayan kız çocuklarının talihini tersine çevirmek için canla başla çalışmış bir insanın hatırasının önünde saygıyla eğilmek boynumuzun borcudur.

Türkiye’de onun kadar saldırıya uğramış kimse var mıdır bilmem. Bu ülkenin insanlarına onun kadar faydası dokunmuş kaç kişi vardır, onu da bilmem. Bu iki cümle her ne kadar çelişkili görünse de, bu topraklara dair tecrübe sahibi olanlar için birbirinin mütemmim cüzü sayılabilir.

Cenazesini hatırlıyorum. Unutmak ne mümkün zaten! Dokuz yıl önce, Mayıs’ın 18’i… On binler onu uğurlarken “Hoşçakal Atatürk’ün kızı” diyorlardı; “Bir Türkan öldü, binlerce Türkan doğacaktır”. Cenazesinde devlet erkanı yoktu. İleri derecede kanser hastası Türkan Saylan’ın evini Ergenekon operasyonları kapsamında didik didik eden devlet, onu uğurlamaktan imtina etmişti.

Yazık ki toplumda git gide yükselen cepheleşmenin sahnesi olmuştu cenazesi. Ona aslında benimsemediği bir ulusalcı kimlik atfedenler de, ‘din düşmanı’ olduğunu iddia edenler de Saylan’a veda eder gibi görünüp kendi cephelerinin propagandasını yapıyorlardı.

Oysa cenaze namazını kıldıran eski Beyoğlu Müftüsü İhsan Özkes’e kulak vermeyi deneseler, cephelerinden arınıp saygıyla selamlayabilirlerdi Saylan’ı: “Merhume Türkan Saylan hanımefendi 74 yılını insan sağlığına ve insan eğitimine harcamıştır. Kuran’da şöyle deniyor: ‘Her kim zerre ağırlığınca iyilik yaparsa karşılığını görecektir’ Türkan Saylan Hanımefendi aslında ölmemiştir, istirahate çekilmiştir. Onun adı eserleriyle hep anılacaktır”.

Hayatını toplumdan alacaklı olanlara haklarını iade etmeye adamıştı. Cüzzamlılara hak ettikleri sağlık hizmetini sağlamakla başlayan mücadelesi, kız çocuklarına bir gelecek sağlama çabasıyla sürdü. Hayat parantezi kapandığında 70 bin kız çocuğuna dokunmuştu.

O parantez, 1935 yılının 13 Aralık günü İstanbul’da açılmıştı. Orta halli bir ailenin en büyük çocuğuydu. Kandilli Lisesi’nin ardından Tıp Fakültesi’ne kaydolmuş, annesiyle babasının onun için kurduğu hayallerin hilafına bağımsız bir yol seçmişti. “Babam İngiliz filolojisinde okumamı tavsiye ederdi” diye anlatmıştı Ayşe Arman’a 2007’de verdiği söyleşide; “Annem de süslenip püslenmemi… Ancak öyle zengin ve rahat edeceğim bir koca bulabileceğime inanırlardı. Ben de isyan ederdim, satılık mal mıyım diye? Benim kitabımda iyi koca bulmak için eğitimli olmak yazmaz. Ben kendim için, ülkem için, etrafımdaki insanlara faydalı olmak için iyi eğitim görmem gerektiğine karar verdiğimde, henüz 12 yaşındayım. O yüzden doktor oldum”.

Babasının ailesi Balkan göçmeniydi. Henüz 16’sındayken I. Dünya Savaşı’nda cepheye giden ve hem bedeni hem de ruhu yaralı dönen babası, savaş sonrasında Almanya’da okumuş, Türkiye’ye dönüşte de bir Alman firmasında köprü müteahhidi olarak çalışmaya başlamıştı.

Annesi ise hayata İsviçre’de, Lili Mina Raiman olarak başlamış, 20’lerindeyken bir Türk gencine aşık olmuştu. İstanbul’a Belediye Başkanı Cemil Topuzlu’nun gelini sıfatıyla geldi. Sekiz yıl süren bu evliliğin ardından karşısına Fasih Galip Saylan çıktı. Bu evlilikten beş çocukları oldu: Türkan, Turgut, Tuğrul, Turhan ve Gündüz.

Kardeşlerin en büyüğü Türkan Saylan doğduğunda annesi Müslüman olmaya karar verdi ve hayatına Leyla Saylan olarak devam etti. Yıllar yıllar sonra kızına hakaret etmek isteyen gericilerin onun dinini sorgulayacaklarını aklına getiremezdi büyük ihtimalle.

20 yaşına gelen Türkan Saylan’ın içinde bağımsızlık ateşi yanmaya başlamıştı. Henüz 20’sindeyken Tıp Fakültesi’nin başasistanı Mustafa Örge’yle evlenmeye karar verdi. Kendisinden sekiz yaş büyük, yakışıklı bir doktor. Ne düğün ne gelinlik… İstemedi hiçbirini. Kimse ona karışmasın, özgürlüğünü kısıtlamasın… Ne yazık ki bu evlilik ona özgürlük getirmedi. Eşi çok sinirliydi, her şeye bağırıp çağırıyordu. İki oğulları oldu; Türkan Saylan fakültenin, evin, çocukların ihtiyaçlarına yetişmeye çalışırken bel kemiği tüberkülozuna yakalandı. Tam 13 ay yüzüstü yattı; bu sırada boş durmadı, dikiş dikti, nakış işledi.

İyileşir iyileşmez de boşandı, daha 30’una gelmemişti. Çocukların velayetini vermezse eşinin boşanmayacağını biliyordu, her ne kadar çocukları sonra anneleriyle yaşasalar da velayet babalarının elinde kaldı.

Herkes için sancılı ve karmaşık geçen bu dönemi oğulları Çağlayan ve Çınar Örge Milliyet’ten Şükran Pakkan’a şöyle anlatmışlardı: “Boşanmadan sonra Nişantaşı’nda Valikonağı Caddesi’nde oturuyoruz. Caddenin başında babam, sonunda annem oturuyor, ortasında da okulumuz var. Okuldan çıkarız, bir sağa bakarız, bir sola, nereye gideceğimize karar veremezdik. Mütemadiyen yanlış yere giderdik.”

Çocukları hep annelerine yakın oldular. Biri anne mesleğini seçti, diğeri evlendikten sonra da annesiyle aynı binada yaşamayı… Belki de kendini en iyi anlatabildiği iki kişi oğullarıydı. Onu anlamış, yapmak istediklerini kavramış, değerini bilmişlerdi. Ne mutlu…

Türkan Saylan 12 yıl sonra yeniden evlendi, bu kez bir heykeltıraşla, Cevdet Bilgin’le. Bu evlilik ancak 1,5 yıl sürebildi. Kendini mesleğine adamış erkeklerin evliliklerinin ehliyeti kadınlara verilmiştir nedense, ama kendini mesleğine adamış kadınların evliliklerinin akıbeti yine kadından sorulur.

Türkan Saylan bir cüzzam uzmanıydı. “Cüzzamlıları ilk kez gördüğümde hamileydim” diye anlatmıştı, ‘”Bunlar çok tehlikeli’ diye gösterdiler, iğrenerek. Yemek veren bakıcı bile suratlarına bakmıyordu, parmaklıklar arasına tıkılmış bir sürü cüzzamlı. O kadar üzüldüm ki anlatamam. Cüzzamı araştırmaya başladım. Ve bize anlatılan şey olmadığını anladım”.

Köy köy dolaştı, ekibiyle birlikte bütün cüzzamlılara ulaştı. Gördüğü manzara karşısında bir çözüm üretmesi şarttı, Dr. Mazhar Osman ve Dr. Etem Utku’nun bu alandaki çalışmalarını genişletti. Önce Cüzzamla Savaş Derneği’ni kurdu, 1978 yılında ise İstanbul Tıp Fakültesi’ne bağlı Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni. Bu merkez 1981 yılında bir hastaneye dönüştü.

2002-2013 yılları arasında Sağlık Bakanı olan Recep Akdağ onunla ilgili şunları söylemişti:

“Saylan’ı ilk kez Karabük’te 1985 yılında 25 yaşında mecburi hizmetini yapan çiçeği burnunda bir hekimken tanıdım. Cüzzam alanında bir hekim geldiği söylendi. Benim hocam yaşındaki bu hanımefendi mütevazı bir biçimde bizden cip talep ederek, köylerdeki hastalarını kontrole gitti. Bir üniversite profesörünün, bir ilçeye gelip hasta takibi yapması beni çok etkilemiştir. Hekimlik ideallerimi oluştururken yıllardır köyleri dolaşan Saylan portresinden etkilenmişimdir.”

Pek çok insan şu dünyadan bir ideali yakalamadan geçip giderken o kendine ikinci bir ideal daha bulmuştu: Kız çocuklarına eşit eğitim fırsatları yaratmak. Kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin amacını şöyle açıklamıştı:

“Bizim temel gayemiz, eğitimde fırsat eşitliği. Ankara ve İstanbul’daki okullarla aynı kalitede Bitlis ve Hakkari’de okul olsun istiyoruz. Anadolu’nun bu şehirlerindeki okulları görseniz; eski püskü, öğretmeni, suyu, elektriği yok. Hiç bilgisayar görmemiş oradaki çocuklar. El ele vereceğiz, bütün evlatlarımıza eşit fırsat vereceğiz”.

Derneğin kuruduğu 1989’dan itibaren yine köy köy dolaştı, okula gönderilmeyen kız çocuklarını buldu, babalarını ikna etti, karşısına çıkan türlü engeli aşmak için uğraştı durdu ve binlerce kızın hayatında bir dönüm noktası oldu. Son gününe kadar sürdürdü bu çabasını. Öyle ki ölümünden üç ay önce değer görüldüğü, 100 bin dolarlık Vehbi Koç Ödülü’nü “Bugün terörün, açlığın, sefaletin sona ermesinde eğitilmiş kızların yüzde yüz katkısı olacaktır. O nedenle 100 bin kıza ulaşmayı hedefliyoruz” sözleriyle ihtiyacı olan kızlara burs verilmesi için bağışladı.

Türkiye koşullarında mesleğini layıkıyla yapmayı başarmış, ideallerinin peşinden gitmiş, türlü engele rağmen yılmamış, gayretini hiç azaltmamış, cüzzam hastalarının ve hayata mağlup başlayan kız çocuklarının talihini tersine çevirmek için canla başla çalışmış bir insanın hatırasının önünde saygıyla eğilmek boynumuzun borcudur.

Doğruya doğru, Türkan Hanım ile demokrasi anlayışımız birbirine yüzde yüz uymuyordu. O, 27 Nisan muhtırasını desteklediğini söylemişti. Hatta bunun bir darbe olduğunu reddediyor, “haklı bir uyarı” olarak nitelendiriyordu. Ona göre rejimin korunması, ordunun görevlerinden biriydi. “Ne darbe ne şeriat” sloganı fevkaladeydi ancak militarizmi büsbütün dışlamıyordu.

Başörtüsünün ise ancak zorlamayla takılabileceğini düşünüyor, inanmış bir kadının kişisel tercihi olarak görmekten kaçınıyordu.

Ancak onun görüşlerindeki katılığın ‘karşı devrimcilerden’ farklı olmadığını iddia edenlere de pay verecek değilim. Farklı düşünsek de konuşabilir, tartışabilir, birbirimizi suçlamadan eleştirebilirdik. O beni ikna edebilir, ben ona derdimi anlatabilirdim.

Aslına bakarsanız Tanıl Bora’nın da dediği gibi, kalıplaşmış (kalıplaştığına inandığımız) bir ideolojinin içinde bir istisnaydı Türkan Saylan. Her ne kadar karşısında oldukları kadar içinde bulunduğu çevreler de onu tektipleştirmeye çalışsa da, “Bizde Atatürkçülük adı altında ortaya çıkan otoriter bir söylem var ki, laikliği ancak anti-demokratik bir çerçeve içinde koruyabileceğini sanıyor” sözleri de Türkan Saylan’a aitti. Tanıl Bora’nın 2009 Haziran tarihli Birikim dergisindeki yazısındaki nefis tespitle: “Yurttaşlık bilincinin sosyal mütekabili olarak reşit insan, Saylan’ın idilidir”.

Öldürülmesinin ardından Hrant Dink için kullandığı sıfatlar, ona da tastamam uyuyordu: “Türkiye Cumhuriyeti’nin yiğitler yiğidi, güzeller güzeli bir bireyi…”

Şimdi şu yaşadıklarımıza bakıyorum da… Keşke Türkan Hanım yaşasaydı da insanlara, insanlığa ve bu ülkeye katkılarından ötürü elini öpüp teşekkür edebilseydik. Demokrasiye bakış açılarımızı tartışmasak da olurdu.

avatar
  Kaydol  
Bildir
2 Nisan 2020