Oya Baydar ile “Aşktan ve Devrimden” Bir Sohbet

“Yetmiş yedi yaşındayım; sadece Türkiye’de değil dünyada da aydınlık bir gelecek umudunun yeşerdiği dönemi yaşadım, sonra umutlarımızın çöküşüne tanık oldum ve bugünlere geldik. Bu sürecin hem tanığı, hem sanığı, hem kurbanı olan bir kadının hikâyesi olarak okunursa ilgi çekici olabilir belki” sözleriyle değerlendiriyor Ebru Çapa’nın hazırladığı kitabı Oya Baydar. Kelimesi kelimesine katılıyoruz fakat bu sürecin hem de “öznesi” bir kadının “aşktan ve devrimden” tutturduğu sohbetin ilham verici olduğunu da ekleyerek.

Ağaçkakan Yayınları’nın Nehir Söyleşi Serisi’nden yayımlanan “Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk / Oya Baydar ile Nehir Söyleşi” Ebru Çapa’nın okuyucuyu can evinden vuran soruları ve Oya Baydar’ın içtenlikli cevaplarıyla akıp giden bir kitap. Oya Baydar’ın hayat hikayesi sosyolog/yazar/devrimci/anne/sürgün/”kafası karışık yoldaş” olan bir kadının gözünden akademiyi, devleti, polisi, mahalleyi, aileyi, örgütleri ve Türkiye’nin herşeyle sarmalanmış bir dönemini dinlediğimiz bir panoromaya dönüşüyor.

Oya Baydar’ın yayımlanan son romanı Yolun Sonundaki Ev’e eşlik eden nehir söyleşi için görüşmelere 2016 yılında başlayan Ebru Çapa, bu kitap sürecinden ona kalacak en güzel hatıranlarınsa gülüştükleri, kıkırdadıkları anlar olduğunu belirtiyor önsözde. Gülüşülen anlar dahil tüm hisleri okuyucuya geçiren bir söyleşi dili ve akışı ortaya seriyor deneyimli gazeteci: 246 sayfa boyunca, adeta siz Oya Baydar ile sohbet ediyormuşsunuz gibi bir hisle okuyorsunuz kitabı.

“Babaannem sınıfsal olarak oğluna yakıştıramadığı annemi hiç sevmezdi. “Kızım, annengiller oğlumun çamaşırları arasına okunmuş sabun koyup da büyü yapmasalardı şimdi sen prenses olacaktın,” derdi. Çünkü babamı Mısır Prensesi bilmem kimle evlendirecekmiş. Hep böyle hikâyeler işte…” diye anlatıyor babaannesi Deli Melek Hanım’ı Oya Baydar. Ne mutlu bizler için ki Oya Baydar’ın annesigiller babasına büyü yapmış da, böylesi bir hayata biz de tanıklık ediyoruz.

Tanıtım bülteninden:

Sadece bir ömrün değil, bir dönemin, bir ülkenin perde arkası!

Yetmiş yıldan beri yazan, ülkenin içinden geçtiği her dönemi sol çevrelerin içinde yaşayarak gözlemlemiş ve kendi deyişiyle “ne İsa’ya, ne Musa’ya” yaranabilmiş saygıdeğer yazarımız Oya Baydar bu defa yazmadı, Ebru Çapa’ya anlattı.

Çocukluğu, ilk romanı, ilk aşkından başlayarak, TİP’e, Deniz Gezmiş’e, darbelere, Almanya’da geçirilen yıllara, 1977 1 Mayıs’ına, ikinci evliliği ve Engin Aydın’a ve dahi “yetmez ama evet” tartışmasına… Hepsinde bilmediğiniz, görmediğiniz ayrıntıları ve keskin bir gözün farkettiği bağlantıları bulacaksınız.

İsterseniz, kitapları yabancı dillerde de yayınlanan büyük bir yazarımızın tanığı olduğu dönemin perde arkası için, isterseniz bu günlere nasıl geldiğimizi anlatan bir tarih çalışmasına katkı için okuyabilirsiniz. Yazarımızın gülümseten üslubu ve Ebru Çapa’nın kışkırtıcı sorularıyla…

Kitaptan alıntılar:

Dame de Sion’un son sınıfına geldiğimde tuttum bir roman yazdım. Sarı, ucuz defterler vardı, müsvedde defteri derdik. Öyle bir deftere kurşun kalemle yazılmış, sayfa sayfa bir metin. Bitirince, Hürriyet gazetesini telefonla aradım “Ben on sekiz yaşında bir genç kızım, bir roman yazdım, gazetenizde tefrika edilsin istiyorum,” dedim. Şimdi hatırlayınca bile utanıyorum. Bugün, şu halimde cesaret edemem böyle bir şeye. İnsan gençken ne kadar pervasız oluyor! (Sayfa: 52)

Beş dakika geçmiş geçmemişti, kapı vuruldu. Açtım ki kapıda boylu poslu, yakışıklı bir delikanlı. Herkes Deniz Gezmiş’i önceden tanıyorum sanır; hattâ Deniz Gezmiş’le berabermişim gibi gülünç laflar bile çıkarılmıştı. Halbuki ben Deniz’i ilk kez orada gördüm. Tabii ki biliyordum kim olduğunu. Öğrenci lideri olarak yeterince ünlüydü. … “Tezinizi reddettikleri için Rektörlüğü işgale gidiyoruz!” diye tebliğ etti. Hepsi o kadar; çekti gitti.“İşte şimdi belanı buldun Oya,” dedim kendi kendime. (Sayfa: 85)

Hacettepe Üniversitesi’nin kurucusu İhsan Doğramacı’ydı. Onun krallığı gibiydiüniversite. “Bakın biz ne kadar demokrat bir üniversiteyiz, Oya Baydar’ı bile aldık,” diye övünüyormuş. Yani, Hacettepe’ye, “incir yaprağı” olarak girdim. (Sayfa: 95)

Ağaçkakan Yayınları tarafından yayımlanan kitaba buradan ulaşabilirsiniz. 

avatar
  Kaydol  
Bildir
10 Ağustos 2018