Prof. Dr. Yakın Ertürk: Devletler Kadına Şiddet Pandemisine Yeşil Işık Yaktı

Sosyolog Prof.Dr. Yakın Ertürk, koronavirüs salgını nedeniyle uygulanan önlemlerin hem toplumların hem de kadınların hayatına etkisini değerlendirdi.

Prof. Dr. Yakın Ertürk, insan hakları, cinsiyet eşitliği, kadına yönelik şiddet, çatışma ve barış konularında yaptığı araştırmalarla uluslararası üne sahip bir sosyolog.

Birleşmiş Milletler Kadının İlerlemesi Bölümü Başkanlığı’nın yanı sıra Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddet Eski Özel Raportörlüğü de yapan Prof. Dr. Yakın Ertürk, pandeminin kadınlar üzerindeki etkisiyle ilgiliİşte Kadınlar’ın sorularını cevapladı.

Pandemi döneminde evde kal kampanyaları ve fiziki mesafelenme toplumları nasıl etkiledi?

Kapitalizmin -teknolojisiyle, tüketim biçimiyle vesaire- zaten atomize ettiği insanlar, hükümetlerin pandemiye tepki olarak benimsedikleri fiziki mesafe ve eve kapanma uygulamaları nedeniyle daha da birbirlerinden yalıtıldı, ilişki ağlarından koparıldı ve tecrit edildiler. Soba ve radyo gibi eski teknolojileri düşünün, insanları etrafında toplayıcı bir etkiye sahipti, oysa günümüzün yaygın teknolojileri bireyi izole edici nitelik taşıyor. Şimdi de virüs korkusuyla insanlara birbirlerinden uzak durmaları salık verilince bu atomize olma halinin iyice pekişmesi kaçınılmaz. Tabi burada amacım ne geri kalmışlığı kutsamak ne de salgından korunmada fiziki mesafenin önemini küçümsemek.

Vurgulamak istediğim nokta, toplumsal olguların baskın eğilimleri karşısında teslimiyetçi olmadan eleştirel bir yaklaşımla bireysel ve kolektif tavır sergilememizin önemi, yani içinde bulunduğumuz durumun üstesinden nasıl geliriz sorusunu sorabilmek. Bu soru virüs korkusunun yarattığı ortamda daha anlamlı hale geldi, zira korku ve izolasyon derinleşti, fiziki mesafenin yanı sıra maske uygulaması insanları birbirine tamamen yabancılaştırdı diye düşünüyorum. Kovid-19 krizi çerçevesindeki uygulamalar –ki bu terörle mücadele kapsamında da geçerli- genel olarak toplumları suni seçimlerle karşı karşıya bırakıyor: (i) var kalabilmek için atomize bir yalnızlığa sığınmak; (ii) güçlü devlet kurumlarının koruması karşısında haklarımızdan feragat etmek, gibi. Bu gibi durumlar, daha kolay manipüle edilebilir kitleler yaratma potansiyeline sahip oldukları için hak ve özgürlükler açısından tehlikeli bir gidişat olarak görüyorum.

Pandemi sürecinde toplumların bu duruma farklı tepkiler gösterdiğine tanık olduk; örneğin ABD’de kapanma / izolasyon uygulamaları çeşitli toplum kesimleri tarafından anayasaya aykırı bulunarak protesto edildi. Biz ise, birbirimize sert ama devlete karşı itaatkar bir toplum olduğumuz için empoze edilen tedbirlere genel olarak boyun eğdik, zaten aksini yapmak sokakta kötü muameleyi ve ağır para cezalarını göze almak anlamına geliyor. Virüse tepki, son 20-30 yılın yükselen sağ popülizmine koşut olarak çoğu ülkede otoriter bir biçimde kendini gösterdi. Ne yazık ki, bu otoriter yaklaşımları geçici diye sineye çekmenin faturası uzun vadede çok ağır olabilir.

Noam Chomsky’e göre bu krizi atlatabilmek için demokrasiye sahip çıkılması ve halkın kendi kaderini ele geçirmesi gerekmektedir. Aksi takdirde – onun ifadesiyle, “kaderimizi sosyopat şaklabanlara bırakırsak mahvolduk demektir” (Yeni Yaşam, 13 Nisan 2020). Sonuç olarak, pandemi döneminde derinleşen atomize yalnızlık karşısında çaresiz değiliz, fiziki mesafeyi korurken sosyal bağları güçlendirebiliriz, aynı kapitalizm karşısında örgütlü toplum olma zorunluluğu gibi. Bu açıdan bakıldığında, kadın hareketlerinin –gerek yerel gerekse küresel düzeyde- salgın boyunca internet ortamında söyleşi ve konferanslar düzenleyerek sadece kendi akıl sağlıklarını korumakla kalmadılar, aynı zamanda, bilgi / tecrübe ve çözüm stratejileri paylaşarak sosyal mesafeyi aştılar ve ağları güçlendirdiler. Korona öncesinde yükselen sağ popülizmin tehditleri karşısında kadınlar yeni örgütlenme stratejileri arayışı içindeydiler; fiziki izolasyon ortamının yarattığı yeni çelişkiler ve ileriye yönelik olası kalıcı etkileri bu tehditlere yeni boyut kazandırdı. Sanırım pandemi sonrasında bunları da hesaba katarak yeni bir vizyon, küresel işbirliği ve örgütlenme modelleri üzerindeki çalışmalar hız kazanacaktır.

Kadına şiddet pandemisine yeşil ışık 

Bu dönemde kadınların durumu ne oldu, özellikle şiddetin yüzde 20-60 arasında arttığı yönünde veriler var. Mevcut eşitsizlikler daha da derinleşiyor mu?

Korona virüsünün biyolojik anlamda bazı ayrımcı etkileri olduğu söyleniyor, örneğin enfekte olan erkeklerin ölme olasılıklarının daha fazla olduğu gibi. Ölüm verileriyle de teyit edilen bu iddianın sebebi üzerinde tam bir mutabakat olmasa da genelde bağışıklık sistemi üzerinde duruluyor. Diğer taraftan, çocuklarda virüse yakalanma riskinin düşük, ileri yaşlar da ise yüksek olduğu ileri sürülmektedir. Kuşkusuz, ilerde bu yönde daha güvenilir veri ve bilgiye ulaşacağız. Ancak, kesin olarak bildiğimiz salgının gerek sağlık, gerekse uygulanan politikaların sonuçları açısından etkisi doğrudan mevcut eşitsizlikler üzerinden biçimlenmektedir. Geçmiş pandemi, doğal afet ve savaş ortamlarında –yani kriz dönemlerinde- kadına yönelik şiddetin hep arttığını biliyoruz.

2005’de İnsan Hakları Komisyonu’na sunduğum HIV-AIDS ve Kadına Şiddet konusundaki raporumda şiddeti bir pandemi olarak tanımlamıştım, aynı virüs gibi önlem alınmazsa artma eğilimi gösterir. İlginçtir, çoğu devlet, virüs pandemisiyle baş edebilmek için olası sorunlara karşı her hangi bir önlem almadan insanları eve kapatma yönünde kararlar alırken kadına şiddet pandemisine adeta yeşil ışık yakmıştır. Türkiye özelinde buna bir de infaz yasası kapsamındaki tahliyeler eklenince evdeki risk daha da arttı. Bu dönemde, evdeki tehlike arttırıcı bazı sapık düşüncenin de pervasızca ifade edildiğine tanık olduk, örneğin Ramazan’da bir televizyon programında bir zat orucun hanımıyla açılabileceğini beyan etti. Bu tür sapık fantaziler ne yazık ki toplumumuzda kabul görür oldu.

Dolayısıyla, salgın günlerinde evde tecrit edilmiş pek çok kadının çok boyutlu şiddet ve istismara maruz kalmaları kaçınılmaz görünüyor. Her ne kadar bazı şiddet vakaları basına intikal ettiyse de sorunun boyutlarını tam olarak bilemiyoruz. Korona pandemisiyle mücadelede farklı farklı politikalar uygulayan devletlerin ortak özelliği hepsinin büyük bir seferberlik içine girmiş olmalarıdır, son dört aydır dünya pandemiye odaklanmış durumda. Düşünsenize, bu duyarlılığın yarısı kadına şiddet pandemisiyle mücadelede gösterilebilseydi sorunun çözümünde büyük bir mesafe katedilirdi. Üstelik kadına şiddetin önlenmesinde atılacak adımlar virüsle ilgili önlemlerden farklı olarak ne ekonomiyi çökertir ne de gündelik yaşamı kesintiye uğratır, aksine daha iyi bir topluma doğru katkı sağlar.

Sağlıkta şiddet eksik olmadı

Sağlık ve hizmet sektöründe kadın çalışanlar çoğunlukta. Çalışma koşulları ve hakları açısından salgın döneminde neler yaşıyorlar?

Evet, evden yürütülen ya da tamamen kapatılan bazı iş alanlarının aksine sağlık, tezgahtarlık, temizlik gibi bazı hizmet sektörü çalışanları düşük ücret ve kötü koşullarda çalışmaya devam etmek zorunda kaldılar ve bunların çoğunluğu kadın. Sağlık çalışanlarının durumu özellikle kritik, zira bunlar yüksek oranda virüse yakalanma riski taşıyan işleri yapıyorlar.

Enfekte olan sağlık çalışanları arasında kadınların oranının oldukça yüksek olduğu yönünde veriler var, örneğin; bu oran İspanya’da % 72, İtalya’da ise % 66. Virüs öncesinde gündemde olan sağlık sektörü çalışanlarına yönelik şiddet de, ne yazık ki, bu dönemde eksik olmadı. Virüsle mücadelede ön saflarda çalışan bu kadınlar (ve de erkekler) iki pandemiyi birden göğüslemek zorunda kalmaktalar. Hasta yakınının şiddetine maruz kalan bir sağlık çalışanı haberlerde yaşadığı sorunu aktarırken ‘virüsü yendik ama şiddeti yenemedik’ diyerek sınır tanımayan şiddet pandemisiyle mücadeledeki başarısızlığımıza çarpıcı bir şekilde dikkat çekmiş oldu.

Kül kedisi paradoksu

Çalışan kadınların haklarında bir geri gidiş söz konusu mu?

Kadınlar arasındaki sınıfsal ve etnik vesaire farklılıkları bir tarafa, salgın döneminde kapatılan pek çok formal ve enformal sektörün ve ağların sağladığı ertelenemez nitelikteki hizmet ve destek aileye yöneldi – çocuk bakımı ve eğitimi, temizlik, yemek hazırlamak, hasta bakımı vesaire gibi. Orta sınıf bazı hanelerde erkekler de bu işleri üstlense de bunları büyük bir oranda biz kadınlar yapıyoruz. Çalışan kadınlar için çocuklarıyla ve evleriyle ilk kez bu kadar yakından ilgilenmek kuşkusuz bir fırsat ancak daha önce satın aldığımız bu hizmetleri biz yapınca bunlar iş olmaktan çıkıyor ve herhangi bir tazminatı ya da hastalık izni gibi herhangi bir getirisi yok. Yani, kadınların toplumsal yaşamın devamlılığı ve gerek yeni nesillerin gerekse emeğin bakımınını üstlenmiş olmaları karşılıksız ve doğal bir durum olarak görülüyor.

Gündelik yaşamın bel kemiğini oluşturan formal ve enformal mekanizmalar çöktüğünde kadınların bunları maliyetsiz ve gönüllü olarak yerine getirmeleri ataerkil cinsiyet rejimi açısından kolay kolay vazgeçilemez bir ‘nimet’. Pandemi bizi bu gerçekle bir kez daha karşı karşıya getirdi ve şimdiye kadarki kazanımlarımızın ne denli kırılgan olduğunu gösterdi. Zengin ve imtiyazlı kesim kadınları hariç, tecrit kadınların aslında bir ‘Külkedisi Paradoksu’ (Kim Books, New York Times, 08/05/20) yaşadıklarını ortaya koydu; külkedisi bütün işlerini bitirince ancak baloya gidebiliyor. Meğer, o işler üstümüzde durup duruyormuş! İlk kez bütün kadınlar başka kadınların ve kurumların sunduğu hizmetlerden yararlanarak kurtuldukları pek çok angaryayı yerine getirmek zorunda kalmışlardır.

Tecritle birlikte, 70’li 80’li yılların ev işinin değeri konusundaki tartışmalar orta sınıf kariyer sahibi kadınların yaşam pratikleriyle örtüşünce tekrar gündeme geldi. ‘Ev kadınlarının’ ve dışarda ücretli olarak çalışan alt sınıf kadınların zaten temel sorumlulukları olan ev temizliği / çocuk-yaşlı-hasta bakımı gibi görevlerinin esasında bir iş olduğu gerçeği yetkililer için hala radikal bir fikir olsa da, kadınlar açısından belki de şimdi daha iyi idrak edilir oldu – artık akademik değişle somut bir gerçekle karşı karşıyayız. Kariyer sahibi orta sınıf kadınların konumlarının iyileşmesi, ataerkil cinsiyet ilişkilerinin değişmesi sonucu değil, başka kadınların emeğinden ve çeşitli kurumların sunduğu hizmetlerden yararlanmalarıyla mümkün olmuştur.

Kandiyoti (Duvar, 30 Nisan), bunu icracılıktan koordinatörlüğe geçiş olarak tanımlıyor ve ‘bu geçiş sayesinde de kadın-erkek arasındaki iş bölümü de göreli olarak gerilimsiz bir düzeye çekilmiştir’ der. Pandemi ortamındaki tecritin, hemen hemen tüm kadınları tekrar ev ve bakım işlerinin temel icracısı konumuna getirmesi sanayi öncesi aile yapısını çağrıştırmaktadır.

Geçmiş tecrübelerden biliyoruz ki, devlete / pazara yük getiren işler hep aileye (maliyetsiz kadın emeğine) devredilmiştir. Bu süreç, kadın hakları ve feminist kuram açısından önemli bir gözlem alanı. Bugün eve yönlendirilen işlerin ne kadarı pandemi sonrası dönemde ailenin kalıcı yükümlülüğü olacak? Aile odaklı sosyal politika kadınları tecritin yarattığı sorunlar karşısında koruyabilir mi? Kaba hatlarıyla betimlemeye çalıştığım bu süreç kadın hakları açısından ne gibi yeni tuzak, tehdit ve tehlikeyi bünyesinde barındırıyor? Tabi bu sürecin diyalektik olduğunu da unutmamak gerekir, mücadele açısından yeni çelişkiler ve imkanları da getirecektir.

Her şeyden önce, feminist hedefler artık çok daha geniş bir tabanın meselesi olmuştur. Pandemi öncesi feminizme mesafeli olan, kendisini eşit ve özgür olarak gören pek çok kadın şu an yaşadıklarını sorgulayacaktır diye ümit ediyorum. Sözün kısası, korona virüsünün alt üst ettiği yaşamımız, kadın hakları mücadelesinde ne yazık ki daha çok başlarda olduğumuzu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Her şerde bir hayır vardır derler, bu durumdan bazı dersler çıkartmamız gerekiyor. Şimdiye kadar erkek gerçekliğine göre biçimlenmiş olan ana akım toplum yapısında yer edinmeye çalıştık, bundan sonraki mücadelemiz ana akımı değiştirme yönünde olmak zorunda diye düşünüyorum.

Söyleşinin devamına buradan ulaşabilirsiniz.

avatar
  Kaydol  
Bildir
3 Haziran 2020