Senem Donatan’la ‘Hikaye Anlatıcılığı’ Üzerine

“Herkes doğuştan hikaye anlatıcısıdır, önemli olan o anlatıcıyı açığa çıkarabilmek.”

Bu sözler Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi’nin kurucularından, hikaye anlatıcısı Senem Donatan’a ait.

Hikayelere ve genel olarak çağdaş hikaye anlatıcılığına (storytelling) son yıllarda giderek artan bir ilgi var. Artık herkesin ve her şeyin önce hikayesini öğrenmek istiyoruz.

Hikaye anlatıcılığını kadın hareketiyle de ilişkilendirmek mümkün. Hikayeler, kadınların kendi deneyimlerini aktardıkları, diğer kadınlarla deneyim ve dolayısıyla duygu ortaklığı üzerinden buluştukları bir mücadele alanı sağlıyor.

“Dış dünya eril. Ama asıl yaratıcı olan, bu dünyayı şekillendiren dişil enerjimiz. Hikayeler bizi duygularla buluşturduğu için bu enerjiyi açığa çıkarıyor,” diyor Donatan.

Hikayeler köklerimizi aramaya yardımcı oluyor. Belki tam da bu sebeple bir dayanışma ve birliktelik alanı yarattığını söyleyebiliriz. Anadolu’daki kadim hikaye anlatıcılığı geleneğini, bir performans sanatı olarak çağdaş hikaye anlatıcılığıyla buluşturan Donatan’la hikaye anlatıcılığının kökenleri, imkanları ve geleceği üzerine konuştuk.

Eda Doğançay

Hikaye anlatıcılığını konuşmadan önce sizin hikayenizi öğrenmek istiyorum. Hikayeyle nasıl tanıştınız? Hikaye anlatıcısı olma fikri nasıl gelişti?

Hikayeyle ve masallarla çok geç tanıştım. 2013 yılında, Tiyatro Medresesi’nde Nazlı Çevik Azazi’den bir eğitim aldım. Hikaye anlatıcılığı eğitimi. Daha öncesinde uzun yıllardır tiyatro yapıyordum. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde başladım tiyatroya. Her zaman içimde tiyatro aşkı vardı. Ancak hem eğitim sisteminin hem de ailemin yönlendirmesiyle İTÜ Kimya Mühendisliği bölümünde okumaya başladım. Üniversitede tiyatro kulübüyle buluştum. Kulüp, yeni bir dünya açtı önümde. Aslında yapmak istediğim bu, diye düşündüm. Zamanla hayatımın büyük bir bölümü tiyatro olmaya başladı. Bu tutku devam etti, ancak yine de sanatçı olarak para kazanamama kaygısından kurtulamadım. O nedenle akademiye devam ettim. İTÜ’de çalışmaya başladım. Yüksek lisans ve doktora yaptım. Sonunda Max Planck Enstitüsü’nde laboratuvarda post-doc araştırmaları yaparken buldum kendimi. Kanser hücreleriyle uğraşıyordum. Biyo-nanoteknoloji uzmanı oldum.

Bu esnada tiyatroyla ilişkiniz sekteye uğradı mı?

Tiyatroyu hiç bırakmadım. Bir seçim yapmaktan korktuğum için akademiyi de tiyatroyu da birlikte yürütmeye çalıştım. İTÜ sahnesinde, İTÜ Mezunlar Derneği’nin mezunlar tiyatrosunda, sonra da Seyyar Sahne’de tiyatro yapmaya devam ettim.

Sonunda grup olarak Tiyatro Medresesi’ni kurduk Şirince’de. Bu bizim hayalimizdi. Hem performans alanında araştırmalar yapan bir grup olmak istiyorduk hem de performatif denemeler yapmak isteyen sanatçılara bir imkan ve mekan sunmak istiyorduk. Öyle de oldu. Şu an Tiyatro Medresesi’nin Türkiye’de önemli bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum. Hikaye anlatıcılığıyla da orada tanıştım. O dönemde korkunun ecele faydası yok diyerek, doğa bilimlerini bırakmaya karar vermiştim. Tiyatro eleştirmenliği üzerine yüksek lisans yapmaya başlamıştım. 2013’te Nazlı Çevik Azazi’yle Tiyatro Medresesi’nde tanıştık. Nazlı Almanya’da hikaye anlatıcılığı eğitimi almıştı ve o sıralar Türkiye’ye yeni dönmüştü. Eğitimler veriyordu. Eylül 2013’de bütün öğrencilerine bir çağrı yaptı. Bir hikaye anlatıcılığı grubu kurmak istediğinden bahsetti. 16 kadın Nazlı’nın çağrısına cevap verdik ve böylece Fama’nın Evi Hikaye Anlatıcıları grubu kuruldu. Nazlı Fama’nın Evi’nde bize her hafta eğitim verdi. Bu süreçte hikaye anlatıcılığıyla çok yoğun temas etmeye başladım. Nazlı’nın çalışma biçimi ve pedagojik yaklaşımı bana çok iyi geldi. Benim alışık olduğum tarzdan farklıydı.

Hikaye anlatıcılığı hangi noktalarda ayrışıyor tiyatro pratiğinden?

Tiyatroda dışarıdan, yönetmenin yönergeleriyle rolü şekillendirme pratiğinin aksine, Nazlı ‘içten dışa’ bir yöntemi benimsiyordu. Bu da kendi içimizdeki otantik sanatçıyla buluşmak ve onu dışarı çıkarmak anlamına geliyordu. Bu yöntem sayesinde, sahnede kendimi oyunculukta olduğumdan çok daha rahat hisseder oldum. Farklı bir sanat anlayışıyla buluştum. Kendim olabiliyordum sahnede. Rol yapmamak, hikayeye kendi sesini de katabilmek bana çok etkileyici geldi.

Fotoğraf: seibaanlatimerkezi.com

Hikaye anlatıcılığını nasıl tanımlıyorsunuz?

Esasen, hikaye anlatıcılığı bir performans sanatı. Benim yaptığım işe yabancı değildi ama yöntem farklıydı. Hikayelerin dönüştürücü gücü bana çok iyi geldi. Uzun yıllar kadınlarla çalıştım. Hareket ve ses atölyeleri yaptım. Amacım gündelik hayattaki kasılmaları, bedendeki kitlenmeleri özgürleştirebilmenin yollarını aramaktı. Sesi ve bedeni özgürleştirerek bunu yapabileceğime inanıyordum. 2006’dan beri Seyyar Sahne’de beden ve ses araştırmaları yapıyorduk. Bu sorgulamalar beni sonunda hikaye anlatıcılığına götürdü diyebilirim. Hikaye anlatıcılığıyla tanıştığımda, tam da benim yapmak istediğim buymuş, dedim. Kendimi evimde hissettim. Paylaşım vardı. Kendin olmak vardı. Rol yapmak hiçbir zaman rahat ettiğim bir yer değildi. Burada rol yapmak zorunda değildim. Seyyar Sahne’de uzun yıllar edebi eserlerin tiyatroya uyarlanması üzerine çalıştık. Mono performanslar üzerine çalıştık. Biz de bir nevi hikaye anlatıcılığı yapıyormuşuz aslında. Sözlü kültüre ise çok yabancıydım. Dürüst konuşmak gerekirse, 34-35 yaşımda tanıştım sözlü kültürle. Önyargılarım vardı. Feminist gelenekten geldiğim için, masalların çok cinsiyetçi olduğuna dair düşüncelerim vardı. Cehaletime veriyorum. Çünkü masalların dili sembolik. Ben rasyonel bir akılla onları anlamaya çalıştığım için cinsiyetçi gelmiş bana. Çok daha derin anlamları var. Masalların dünyasına girdikçe, onları daha iyi tanımaya başladıkça ve masalların içindeki sembolik anlamları keşfettikçe masallara bakışım değişti, derinleşti.

Hikaye/masal anlatıcılığı geleneğini yeniden canlandırmak için çalışmalar yürütüyorsunuz. Masallar neden önemli? Biraz tarihinden ve işlevinden söz edebilir misiniz?

Masalların tarihi bin yıllar öncesine dayanıyor. Toplumların ortak rüyalarından oluşmuş hikayeler bunlar. Belirli bir kültüre ait bir masalda gördüğünüz motiflerin benzerini başka bir kültürün masalında da görebilirsiniz. Zira tüm masallar insanlığa ait olan kolektif bilinçaltı havuzundan çıkıp bilincimize ulaşmış imgelerden oluşuyor. Masallar insanın anlam dünyasının bir yansıması; evrensel insanı anlatıyorlar. Rüyaların dilinden çıkarak söze bürünmüşler ve bin yıllardır dilden dile, kulaktan kulağa aktarılmışlar. Bazıları yaşamamış, günümüze gelememiş, büyük ihtimalle dinleyenler ve anlatanlar için yeterince anlam barındırmıyorlarmış, unutulup gitmişler. Bazıları ise günümüze ulaşmış. İşte günümüze ulaşanlar çok güçlü ve çok derin hikayeler. Çünkü bin yıllardır yaşamayı ve aktarılmayı başarmışlar.

Masalla hikaye arasındaki fark nedir?

Hikayeyi bir ana çatı gibi düşünebiliriz. Her şey hikaye. Efsane de bir hikaye, destan da, mitler de, çocuk kitapları da. Masal da sözlü geleneğe ait, yazarı anonim olan hikayeler içinde sadece bir tür. Ama hikaye dediğimizde çok geniş bir perspektiften bakıyoruz. Film de bir hikaye anlatıyor. Yazılı ya da sözlü edebiyatta girişi, gelişmesi ve sonu, herhangi bir çatışması olan ve bu çatışmanın çözüldüğü her şey hikaye. Bizim kişisel hikayelerimiz de var. Anılarımız da hikayeleştirilebiliyor, kurgulanabiliyor. Onlar da birer hikaye.

Peki masal anlatıcılığı dediğimizde, oradaki masal bir tür olarak masal mı, yoksa genel bir hikaye anlatıcılığından mı söz ediyoruz?

İkisi çok karıştırılıyor maalesef. Masal kelimesinin çok popülerleşmiş olmasıyla alakalı. Çünkü masal denince ilk akla gelen şey, gerçeklikten uzak olması, yani fantastik olması. O yüzden örneğin fantastik öyküler de masalla karıştırılıyor. Oysa ki masal, yazılabilen bir şey değil. Masal toplumların kolektif bilinçaltının ürünüdür. Joseph Campbell, özellikle peri masalları ve mitlerle ilgili böyle bir tanım yapıyor. Ona göre masal ve mitler toplumların ortak rüyalarıdır. O yüzden de anonimlerdir.

Masallarla rüyaların nasıl bir bağı var?

Masalın özelliklerine baktığımızda, masalda olaylar bir anda başka bir yere atlayabilir. Günümüzde anladığımız hikaye kurgusundan çok daha farklı bir bağlamı vardır masalların. Fantastik öğeler de var. Şekillerin kocaman olması, küçücük olması gibi. Bu tarz öğelere rüyalarımızda da rastlarız. Rüyalarımızda da imgeler parça parçadır. Bağlantılar kurulabilir ama bunu mantığımızla yapamayız. Bize kopuk gelmesinin nedeni, günümüzde salt zihinle, rasyonel mantıkla kavrama eğiliminde olmamızdan. Ama masalların da rüyaların da dili semboliktir. Modern dünya aklın sınırlarına geldi. O sınırların dışına ancak ve ancak hayal gücümüzle çıkabiliriz. İrrasyonel yanımızı hatırlayarak. Her birimizin hem rasyonel hem de irrasyonel yanı var, ama irrasyonel yanımız uzun yıllardır aklın hakimiyetiyle, rasyonalitenin baskısıyla unutuldu. Ya da unutturulmaya çalışıldı. Ama tabii ki unutulamaz, çünkü tıpkı rasyonel olan gibi irrasyonel olan da insan doğamızın bir parçası. Rüyalarımız irrasyonel yanımızla bağ kurmamızın en doğrudan yolu. Ama ne yazık ki çoğu insan rüyalarını hatırlayamaz hale geldi. Kendimizi bütün hissedebilmek için irrasyonel yanımızla bağ kurmaya ihtiyacımız var. Masallar rüyaların dilini, sembolik olanın dilini, yani bizim irrasyonel yanımızın dilini konuşuyorlar. Günümüzde bu kadar popülerleşmelerinin nedeni tam da bu. Masal dinlemek kendimizi bütün hissetmemizi sağlıyor bence, masal dinledikçe içimizde eksik olan bir şeyler tamamlanıyor sanki.

Masal/hikaye anlatıcılığına günümüzde neden ihtiyaç var sizce?

Hikayeler ve masallar, ruh besini. Ruhumuzun beslenmeye ihtiyacı var.

Bazı masallar toplumda var olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretebiliyor. Ve bugün, bazı masallar toplumsal cinsiyet eşitliği gözetilerek yeniden yazılıyor. Hansel ve Gratel, Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses…

Burada Tuvana Gülcan’a referans vermek istiyorum. Onun “Ne Anlatsak?” diye yeni bir kitabı çıktı. Orada şöyle güzel bir ifadesi var: Nasıl ki çocuklarınıza hormonlu yiyecekler yedirmiyorsanız, hormonlu masallar da dinletmeyin, diyor. Düzeltilerek yeniden yazılan masalların, hormonlu olduğunu söylüyor. Genetiği değiştirilmiş diyor onlar için. Ona katılıyorum. Masallar muhafazakardır. Bir kültürü muhafaza etmek için ortaya çıkarlar. İnsanlar kendi kültürlerini bir sonraki nesile aktarabilmek için sözlü geleneklerini oluşturmuşlar. O anlamda evet, masalların bir kültürü koruma amaçları var. Ama her kültür içinde çok farklı sesler olduğu gibi, masallar da farklı bakış açıları görebiliriz. Kadınları çok güçlendiren, onların ruhsal dinamiklerini katman katman çözen, olgunlaşmalarına rehber olan o kadar çok masal var ki. Bilinen masallar maalesef Walt Disney tarafından sterilize edilmiş, çoğu orijinal hallerinden kopartılmış masallar. Bu halleriyle onları genetiği değiştirilmiş olarak yorumlamak yerinde olur. Kendi adıma masalların kurgularının değiştirilmesini uygun bulmuyorum. Bu haliyle günümüze kadar geldiyse vardır içinde bir hikmeti diye inanıyorum. O hikmeti bulmaya çalışıyorum. Ancak sözünü ettiğim ‘muhafaza’yı sağlamak için üretilmiş olan geleneksel masallar da var tabii ki, onları anlatmayı da tercih etmiyorum, onların yaygınlaştırılması için özel bir çaba sarf etmiyorum. Gerçeği kabul edelim: Bu dünyada iyiliği çoğaltan söz de var kötülüğü çoğaltan söz de var.

Peki ya masallar?

Masallarda her ikisi de var; yani hem iyiliği çoğaltan söz var, hem kötülüğü çoğaltan söz. Masalların özünde iyi ve kötünün çatışması vardır. İyi ve kötü derken evrensel etik değerlerden bahsediyorum. Masallar her zaman evrensel iyinin ve adaletli olanın tarafını tutarlar. Ancak bu ruhun adaletidir ve bizim anladığımız rasyonel adalet anlayışından daha vahşi ve acımasız olabilir.

Bu masalların genetiğiyle nasıl oynanıyor?

Masallar mesaj vermez. Masalların içinde deneyimin, bilgeliğin tohumları vardır. Bazı masallardaki semboller, sterilize edilerek, temizlenerek günümüze aktarılmıştır. Sembolik dili anlamaya çalışmak yerine, masalları değiştirmeye çalışmak; rasyonel aklın kendini beğenmiş tavrı bence. Anlamadığını yok etmek, sümen altı etmek, vahşi ve ilkel bulduğunu ehlileştirmek, bunlar modern dünyanın kuruluşunun temel dinamikleri ne yazık ki. Benim önerim; masalın özünü araştırarak onu anlamaya çalışıp, masaldaki katman derinliğinin farkına varmak. Masallar çok derin bir bilgeliğe sahip, bununla ilgili herhangi bir araştırma yapmadan, sadece rasyonel akılla bakmak, irrasyonel dünyayı, bilinçdışının bize hangi sembolleri gönderdiğini anlamaya çalışmadan masalları yorumlamak ya da değiştirmek bana fazla cüretkar ve had bilmez bir tavır gibi geliyor. Ben de anlatırken içime sinmiyorsa masalın iskeletinde küçük değişiklikler yapıyorum. Ancak bunu masalın sembolik dilini iyice kavradıktan sonra yapmaya cesaret ediyorum.

Masallar çoğu zaman derleniyor; derlemelerde de çok ciddi problemler olabiliyor. Kimin derlediği de önemli. Bununla ilgili çok örnek var. Mesela, bir masalda, evleneceği adayları seçmeye çalışan bir kız, “Beni döver misin?” diye soruyor. Derleyen onu, “Beni nasıl döversin?” olarak değiştiriyor. Bu şekilde kız zaten dövülmeyi kabul ediyormuş gibi yansıtılıyor, ama kız aslında erkeğe onu dövüp dövmeyeceğini soruyor, ki bu dövme olgusu da bir sembol sadece.

Geçen yıl Ekim ayında yapılan Feminist Pedagoji konferansında, “karanlık zamanlarda” hikaye anlatıcılığı bir “mücadele alanı” olarak gösterildi. Kadın hareketi perspektifinden baktığımızda, hikaye anlatıcılığı nasıl bir mücadele alanı sunuyor?

Feminist pedagoji konferansı benim de bakış açımı değiştirdi. 2000-2013 yılında feminist hareket içinde çok aktif olarak yer aldım. Bizim tiyatro yapan kadınlar olarak bir kolektifimiz vardı. Sahnede kadınların neden erkekler kadar rahat olamadığını sorguluyorduk. Hak mücadelesi yürütüyorduk. O dönemde ciddi bir kadın dayanışması ördüğümüzü düşünüyorum. Ama hep bir köksüzlük hissettim. Sonra kadınlara yönelik beden ve ses araştırmaları yapmaya başlayınca, doğal olanla, kendiliğinden olanla biraz daha bağlı hissetmeye başladım.. Ama bu çabalarım da maddi dertlerle kesintiye uğradı ne yazık ki.

Daha sonra sadece sanat alanında çalışmalarımı yoğunlaştırmaya ve kadınlarla da sadece sanat alanında çalışmaya karar verdim. 2012 yılında, Türkiyeli ve Ermeni kadınlar olarak bir inisiyatif kurduk. Dil sorunu nedeniyle sessiz iletişim yöntemleri üzerine çalışmaya başladık. Birbirimizle sadece bedenle, sesle, şarkı söyleyerek iletişim kuruyorduk. Bu duygu ortaklığı beni Ermeni kadınlarla dost yaptı. ‘Sesimizi duyurma’ üzerine kurulu bir feminist mücadele türü benim için gücünü yitirmeye başladı. Bana göre önemli olan birebir temastı. Feminist hareket içindeki tartışmaların yorgunluğu beni mücadele pratiklerinden uzaklaştırdı. Konferanstan sonra fark ettim ki, ben de aslında farklı bir şekilde mücadele veriyorum. Hikaye anlatıcılığıyla kendimi değiştirirken ve dönüştürürken, eğitim verdiğim herkese temas ederken, bunu feminist bir perspektiften yapıyorum. Ataerkil bir düzene muhalif bir bakış açısıyla yaklaşıyorum. Örneğin hikaye anlatıcılığıyla tanıştıktan sonra kendi dişil yanımla olan bağlarımı onardım, içimdeki dişil olanla buluştum. Dış dünya eril. Ama asıl yaratıcı olan, bu dünyayı şekillendiren dişil enerjimiz. Hikayeler bize eril ve dişil olanın buluşmasını, birliğe kavuşmasını anlatıyorlar, ancak o zaman kendimizi tam ve bütün hissedeceğimizi fısıldıyorlar.

Fotoğraf: Bianet

Hikaye anlatıcılığı nasıl bir kapı aralıyor?

Kendi duygu ve düşüncelerimize değer vermeyi sağlıyor. Kendimizle buluşma, kendimizi tanıma imkanlarımızı artırıyor. Dışarıda birilerine karşı, birileri pahasına, birilerine rağmen verilen bir mücadeleden çok, kendimizle mücadele etmemizi sağlıyor. İç mücadele de çok zorlu. Kendi adıma iç dünyamı keşfetmeye, onu daha yakından tanımaya, içimdeki ejderhalarla mücadele etmeye başladığımdan beri kendimi daha köklü hissediyorum. O köklerin başka kadınların köklerine bağlandığına inanıyorum ve bence iç dünyasıyla barışmış kadınlar çok daha güçlü bir varoluş biçimi sunuyor bu dünyaya.

Herkes hikaye anlatıcısı olsun demiyorum ama hikayelerle iç içe olmak en azından kendi hikayene, köklerine bakmak önemli. Nereden geldiğimiz hiç önemli değilmiş gibi görünüyor ama aslında bizi belirliyor. Köklerimizi göremiyoruz ama varlar. İstesek de varlar, istemesek de. Kuantum fiziği bunu kanıtladı; madde sadece görünen bir şey değil.

Hikaye/masalların insanları her zaman birbirine bağladığı söylenebilir mi?

Bizim mottomuz o. Ben Seiba’ya kadar olan hikayeyi anlattım. Seiba’yı kurarken, bir yaşam ağacı metaforuyla yola çıktık. Seiba; maya mitolojisinde bir yaşam ağacı. Yaşam ağaçlarının şöyle bir gücü var. Eskiden insanlar herhangi bir yere yerleşecekleri zaman bir çubuk koyar, sonra oraya bir ağaç dikerlermiş. O ağaç orada büyürse, oranın yaşanabilecek bir yer olduğunu düşünür ve kültürlerini çevresine kurarlarmış. Ağacın çevresinde toplanırlarmış. Yaşam ağacı bir çekim gücüdür. İnsanları birleştiren, buluşturan kurucu bir öğedir. Günümüzde buna çok ihtiyaç olduğunu düşündük. Birlikte ortak bir duygu dünyası deneyimlemeye çok gereksinim duyuyoruz. Modern dünyada maalesef çok ayrıştık. Topluluk olmak unutuldu. Hikayelerse bizi içimize ve birbirimize bağlar. Seiba’nın mottosunu böyle belirledik. Her hikaye tabii ki herkesi birbirine bağlamaz, ama biz Seiba’da bunu yapmak istiyoruz ve yapıyoruz da. Seiba’yı kurarken en büyük hayalimiz, hem profesyonel iş yapan, kendi ekonomik düzenini kurabilen bir yapı kurmak, hem de hikayelerin herkesle paylaşılabileceği alanlar yaratmaktı. Toplumsal sorumluluğu da olan bir yapı olsun istiyorduk. Bunun için de bireyselliğimizi, içimizle bağlantımızı kaybetmeden bir arada durmanın yöntemleri üzerine düşündük. Seiba’nın hikayeleri paylaşma yolu buradan geçiyor.

Hikayeler, iyi anlatıldıklarında duyulara ve duygulara hitap eder. Eğer anlatıcı o duyguları ve duyuları yaşarsa, dinleyiciler de yaşar. Duygularımız ortak, hepimiz farklıyız ama herkes benzer duyguları yaşıyor. İnsan ruhunun dinamiği ortak. Tabii ki hepimizin farklı imge ve simgeleri var ama belirli arketipler var, evrensel semboller var bizi ortaklaştıran. Masallar böyle bir ortaklık getiriyor.

Bu noktada ruhla aklın nasıl bir ilişkisi var?

Akıl ayrıştırır. Kalp birleştirir. Hikaye anlatma sanatı muhabbet sanatıdır, muhabbet Arapça ‘habib’ kelimesinden gelir. Hikaye anlatıcılığı, aşktır, kalpten dinlemek ve kalpten anlatmaktır.

Ruhumuz sadece akla hitap edilmesini kaldırmıyor. Ruhun irrasyonel bir şeye ihtiyacı var. Düşünme faaliyeti tabii ki çok değerli. Seiba’da da akademik bir altyapımız var. Ama her zaman kendimize şunu soruyoruz? Bizi ayrıştıran değil, buluşturan, birleştiren, bağlayan nedir?

“MeToo” hareketiyle hikaye anlatıcılığı arasında bir ilişki kurmak mümkün mü?

Hikayelerin dile gelmesinin şöyle bir güçlendirici yanı var: İnsanlar yalnız olmadıklarını hissediyorlar. Çok basit bir hikayeyle bile empati yaratılabiliyor. Duygu dünyası hepimizde ortak. Öte yandan itirafla, hikaye arasında ayrım yapmak gerek. Sadece itiraf olarak paylaşıldığında, deneyim bütün travmalarıyla birlikte paylaşılıyor. Bir yerden sonra bu hikayelerin o haliyle herkese yayılmasının travmatik olabileceğini düşünüyorum. Ben kişisel hikayeler üzerine de çalışmalar yapıyorum. Hikayenin sonunda, ne kadar kötü olursa olsun, kişisel deneyime bakıp, ona dair bir söz söylenmesini teşvik eden bir geleneği benimsiyorum. O zaman anlatılan hikaye şifalandırıcı olabiliyor. Bu şekilde deneyimini sunuyorsun, sadece travmanı paylaşmış olmuyorsun. Bize deneyim yardım eder. Hikayelerin bizi etkilemesi, içinde bir sürü insani deneyimi görmemizden ve onlarla özdeşleşmemizden kaynaklanır. Hikaye haline çevrilirse, orada bir deneyim paylaşılmış oluyor. Hikayeden o kadın güçlendirici bir şekilde çıktıysa, onun hikayesini herkesle paylaşırsın. Özdeşlik kurulan şey o güçlenme halidir. O kadın deneyimin sonunda iyileşmiştir. Ama travması hala sürüyorsa, terapi süreci gerekli olabilir. Terapi sonucunda paylaşılan hikayenin çok daha güçlendirici olacağına inanıyorum. Yaşadığı travmalarla herkes farklı şekilde baş ediyor, bence bu çok büyük bir zenginlik. Keşke bu olaylar yaşanmasa, ama bu dünyada kötülük var. Bence bizler ‘’kötülük olmasın, kötülük olmasın’’ diye şikayet etmek yerine, biz bu kötülükle nasıl baş ederiz ve buradan nasıl iyiliğe varabiliriz, onu düşünmeliyiz.

Seiba bünyesinde ne tür çalışmalar yürütüyorsunuz?

Seiba’yı kurarken, Anadolu’daki kadim gelenekle, bir performans sanatı olarak çağdaş hikaye anlatıcılığını bir araya getirmek istedik. Arzumuz hikaye anlatıcılığı üzerine çalışmalar yapan bir yapı kurmaktı. ‘Merkez’ adını verdik çünkü derdimiz sadece performans sanatı değildi. Merkezde akademik ve sosyal sorumluluk çalışmaları da yapmak istiyorduk. Şimdi Toplum Gönülleri Vakfı’yla bir proje yapıyoruz. Üniversiteli gençlere eğitim veriyoruz. Onlar da gidip çocuklara anlatıyorlar.

Nasıl ki okullarda drama eğitmenleri istihdam ediliyor, bizim de en büyük hayallerimizden biri okullarda masal anlatıcılarının istihdam edilmesi. Öğretmenlere eğitim verdiğimiz, “Anlatan Öğretmen” diye uzun bir sertifika programımız var. Bu programda daha çok okul ve sınıf içinde hikaye anlatıcılığının farklı uygulamalarına odaklanıyor.

Performans sanatı ile ilgili alanda da, Türkiye’de daha çok anlatıcı yetişmesini istiyoruz. Bu bir meslek ve amacımız bu mesleğin Türkiye’de yaygınlaşması sağlamak. Nitekim bu hayalimiz de filizlendi. 2016’da profesyonel anlatıcı yetiştirmek için ‘Anlatıcının Yolu’ isminde iki senelik bir program açtık. Bunu her biri kendi alanında uzman, İngiltere’den, Hindistan’dan Galler’den, Almanya’dan, Avusturya’dan, İtalya’dan 16 hocayı çağırdık. Çok da güzel sonuçları oldu. İki senenin sonunda öğrencilerimiz mezun oldu. Ekim’de aynı programı bir daha açtık. 2020 Haziran’da yeni mezunlarımız olacak.

Daha kısa dönemli eğitimler de veriyor musunuz? Eğitim dışında başka faaliyetleriniz var mı?

‘İçindeki Anlatıcıyı Keşfet’ isminde bir giriş eğitimimiz var. Yazılı kültüre doğan bizler için ezberlemeden bir şey anlatma fikri panik yaratıyor. Herkesin içinde doğuştan bir anlatıcı olduğu için, biz onu açığa çıkartmaya çalışıyoruz. Bunun dışında da hikaye anlatıcılığını odak alan hem pratik hem teorik olarak yetişkinlere ve çocuklara yönelik birçok kısa süreli eğitimimiz var. Detaylı bilgi için www.seibaanlatimerkezi.com adresini inceleyebilirsiniz.

Eğitim dışında performanslarımız da oluyor. Mesela bu yıl Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi’nde düzenli müzikli masal saati etkinliğimiz var. Her ay Seiba anlatıcılarından biri orada çocuklara masal anlatıyor. Yetişkinlere yönelik masal geceleri düzenliyoruz. Onun dışında okullar ya da kurumlar talep ettiğinde oralara gidip masal etkinlikleri gerçekleştiriyoruz.

avatar
  Kaydol  
Bildir
23 Ocak 2019