Değişen toplumsal cinsiyet hiyerarşileri ve demografik kaygılara yanıt olarak, otoriter popülistler ‘kriz içindeki aile’ anlatısını öne sürüyor. Başak Akkan ve Tuğçe Erçetin, ‘ailecilik’ ideolojisinin, ataerkil cinsel sözleşmeyi yeniden tesis etmeyi amaçlayan pronatalist bakım politikalarının temelini oluşturduğunu savunuyor.

Son 50 yılda, cinsiyet ilişkilerinde bir cinsiyet devrimini işaret eden köklü dönüşümler yaşandı. Kadınların ücretli ve ücretsiz emeğinin yeniden düzenlenmesi, üretim ve toplumsal yeniden üretim arasındaki tarihsel ayrımı sarstı. Bu durum, aileyi kapitalist çekişmenin ana alanlarından biri haline getirdi. Carole Pateman’ın cinsel sözleşme olarak adlandırdığı sözsüz anlaşma; evlilik ve aile kurumları ile güvence altına alınan, özel ve kamusal alanın politik ayrımına dayanır. Cinsiyet devrimi ise, bu sözleşmeyi yeni bir mercek altına sokmuştur ve sorgulanır hale getirmiştir.
Refah devletleri, iş-aile uyumu politikaları yoluyla bu dönüşümleri hafifletmeye çalışmıştır. Esnek işgücü piyasası düzenlemeleri, ebeveyn izni programları ve çocuk bakım tesisleri bu tür politikalar arasında sayılabilir. Ancak, toplumsal yeniden üretim emeğinin değişen sınırlarına karşı, bu çabalar dönüştürücü bakım politikaları üretmede başarısız olmuştur.
Cinsiyet devrimi henüz tamamlanmamış olsa da, feminist mücadelenin dalgaları en azından demokratik siyaset içinde cinsiyet eşitliğini kurumsallaştırmayı başarmıştır.
Bir Karşı Anlatı Olarak “Krizdeki Aile”
Son on yılda, otoriter popülizmin dünya çapında yükselişine tanıklık ettik. Bu sırada, illiberal siyaset, cinsiyet ilişkilerindeki kültürel dönüşümlere ilişkin kaygılardan faydalanarak “krizdeki aile” karşı anlatısını oluşturdu. Feminist akademisyenler; LGBTI+ topluluklarını, feministleri ve diğer liberal demokratik aktörleri toplumsal tehdit olarak gösteren anti-cinsiyet politikalarının yükselişini belgeledi. Bu kültürel karşı dalga, doğum oranlarının düşüşünü ekonomik ve toplumsal tehdit olarak gören demografik kaygılarla birleşti.
Sağcı karşı anlatı, iş hayatına da uzanıyor. Helen Andrews, The Great Feminisation (Büyük Feminizasyon) adlı makalesinde, aşırı feminizasyonun işyerinin maskülen karakterini aşındırarak Batı medeniyetine zarar verdiğini savunuyor. Bu tür karşı anlatılar, kadınların işgücü piyasasındaki artan varlığını iş kültürünün aşınması ve medeniyete yönelik bir tehdit olarak gösteriyor. Nitekim, bu anlatıların savunucuları, kamusal alanda feminist dönüşümlere ve işyerinde kadınlara yer açmaya yönelik politikalara karşı çıkıyorlar.
Illiberal aktörler, ilerici siyasetin aileyi, kadınların toplumsal yeniden üretim emeğine dayanan özel alanı sürdürme rolünden mahrum bıraktığına inanıyor. Sonuç olarak, kamusal-özel ayrımını belirlemede ailenin rolünün zayıflaması konusunda endişeler derinleşiyor. Bu da, gelenekçilerin “maskülen” kamusal alan ile “feminen” özel alanın ayrımını yeniden tesis etme yönündeki nostaljik dürtülerini besliyor.
Otoriter Popülizm ve İdeolojik Bir Çerçeve Olarak Aile
Armin Schäfer ve Michael Zürn, bu dizinin önceki bölümlerinde otoriter popülizmin, siyasi sistemlerdeki krizlerin tarihsel koşullarından ortaya çıkan yoğun bir ideoloji olduğunu savunmuşlardı. Biz ise, ‘ailecilik’in, değişen cinsiyet hiyerarşilerine ilişkin endişelere yanıt olarak otoriter popülizmin sosyal ve siyasi öncüllerini kanalize eden zayıf bir ideoloji olduğunu savunuyoruz.
Otoriter popülizmde aile, kurgusal bir varlık ve ideolojik bir tutkal işlevi görür. Bu inşa, kolektif güvenlik, homojenleştirilmiş bir ulusal topluluk ve birleşik bir toplum yönündeki popülist tahayyülü destekler. Popülist liderler, aileye yapılan atıflar aracılığıyla toplumsal dönüşüm anlarında sabit bir ideolojinin ahlaki sınırlarını belirler.
Ailenin ahlaki bir koruma aracı olarak kavramsallaştırılması, cinsiyet etrafındaki şeytanlaştırıcı anlatıyı pekiştirir. Görevdeki otoriter popülist aktörler, kriz ve siyasi rekabet anlarında, cinsiyet eşitliği normlarını zayıflatmak için “saldırı altındaki aile” metaforunu kullanır. Toplumu, özellikle de kadınları ve çocukları, şeytanlaştırılmış cinsiyet ideolojisi kavramının tehdidi altında olarak tasvir ederler.
Otoriter popülizm, “yeni sağduyu anlayışı” etrafında toplumsal konsensüs oluşturmaya çalışır. Bu anlayışın savunucuları, bunu ‘normal’ ve “normal olmayan” arasındaki siyasi anlatılarla ifade ederler. Aile, konsensüsün odak noktasıdır. Aile, sadece tepki göstermenin bir aracı değil, ataerkil cinsel sözleşmeyi yeniden tesis eden maskülenliğin somutlaşmış hali haline gelir.
Doğurganlık Düşüşüne Otoriter Popülistlerin Tepkisi
Rakip ideolojiler kamu politikalarını derinden etkiler. Otoriter popülistler doğurganlık düşüşünün acil bir demografik kriz olduğunu iddia ettiklerinde, pronatalist (doğum yanlış) gündemler için aileyi harekete geçirmeyi meşrulaştırırlar.
Otoriter popülistlerin yeniden dağıtımcı politikalarında, “aile” hangi vatandaşların değerli olduğunu belirleyen bir ideolojik araçtır. Nitekim otoriter popülistler, değer verilen ‘üreyen’ vatandaşlar ile kolektif güvenliği tehdit eden “üremeyen” vatandaşlar arasındaki ayrımı pekiştirmek için bakım politikalarını kullanırlar. Bu çerçevede, “saf üreyen vatandaşlar” olarak tanımlanan, homojen ve ahlaki açıdan birleşik bir topluluk olarak görülen halk; politika yapımının tek öznesi haline gelir. Otoriter popülist refah devletinin hak sahipleri üreyen vatandaşlar olur. Bilinçli bir tercih olarak çocuksuzluk, liberal sol ideoloji – “çocuksuz sol” – ve feminist bir icat olarak kabul edilir.
Çocuk sahibi olmaya yönelik mali teşvikler uzun zamandır doğum oranlarını artırmaya yönelik bir strateji olarak uygulanmaktadır. Finlandiya ve İskoçya’daki bebek kutusu programları buna örnek olarak verilebilir. Macaristan, İtalya ve Türkiye gibi otoriter popülist hükümetler için ise, çocuklu ailelere yapılan yardımları, ailenin kolektif güvenliğin ahlaki dayanağı olarak kavramsallaştırılması, meşrulaştırmaktadır. Çocuk sayısı ne kadar fazla olursa, yardımlar da o kadar cömert olur. Bu rejimlerde, bakım devleti üremeye katkıda bulunan vatandaşları sosyal yardım almaya layık görür ve layık görmediği vatandaşları ihmal eder. Ancak devlet, kadınların değişen rolleri nedeniyle ortaya çıkan taleplere, örneğin çocuk bakım hizmetlerine olan ihtiyacın artmasına, çok az önem vermektedir.
Cinsiyet Devrimi
Bahsedilen dışlayıcı aile politikalarının merkezinde, ‘ailecilik’ adlı zayıf bir ideoloji yatmaktadır. Bu politikalar, kadınları özel alana ve toplumsal yeniden üretim işlerine hapseden, heteronormatif hanelerden oluşan ‘saf’ bir toplum tasavvuru ortaya koymaktadır. Bakım politikaları, kamu-özel ayrımını pekiştirerek, yenilenmiş bir doğum teşvik sözleşmesi oluşturmaktadır. Otoriter popülizm, ataerkil cinsel sözleşmeyi yeniden tesis etmek istemektedir ve devam eden cinsiyet devrimi bunun birincil hedefidir.
Kritik bir dönemeçteyiz. Çağdaş toplumlar doğum yanlısı politikaları cinsiyet devriminin hedefleriyle uzlaştırabilir mi? Yoksa otoriter popülist bakım politikaları erkek egemen bir restorasyonu kolaylaştıracak mı? İlerici güçler ve feminist ittifaklar, cinsiyet devriminin hedeflerini ilerletmek ve güvence altına almak için ne yapabilir?
