Kökleri Beyrut’a dayanan İstanbullu bir aktivistin gözünden; Batı’nın ‘uygarlık’ maskesinin düştüğü, Gazze’den, Beyrut’a oradan Tahran’a uzanan bir hayal kırıklığının verdiği hüzün. Gülseren Onanç, Lübnanlı ünlü şarkıcı Fairuz’un tınılarından Amin Maalouf’un uyarılarına, şehirlerine ve onuruna sahip çıkan kadınların direnişi üzerinden bir barış çağrısı yazdı.

Bayramlar bizim coğrafyada sevinçle, umutla coşkuyla kutlanır.
Artık böyle değil. Son birkaç yılda olduğu gibi, bu yıl da, Müslümanların kutsal Ramazan ayı ve sonrasında gelen Ramazan bayramında bizde derin bir hüzün ve karamsarlık hakimdi.
Binlerce yıllık kültürel mirası yaşatan bu kadim topraklarda yine ve yeniden savaş var.
Trump, Amerika’ya İran’dan gelen bir tehdit olduğuna bizi inandırmaya çalışarak saldırılarını meşrulaştırmaya çalışırken, İsrail açıkça İran rejimini sonlandırmayı hedeflediğini söylüyor, savaş için bir nedene bile ihtiyaç duymuyor.
Oysa yaşanan bütün savaşlardan biliyoruz ki savaşın kazananı hiç olmadı. Kaybedeni ise başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere bütün insanlıktır.
Dünya Savaşta Öldürülen Masum Çocuklar İçin Ağlamayacak mı?
İran’da üç haftadır süren savaşta, resmi kayıtlara göre şimdiden 2.000’den fazla insan hayatını kaybetti ve bu rakamın enkaz altındakilerle birlikte hızla artmasından endişe ediliyor. Gazze’de ise Ekim 2023’ten bu yana süregelen yıkımda ölü sayısı 40.000 sınırını çoktan aşarak tahayyül edilemez bir noktaya ulaştı; bu kayıpların büyük çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Lübnan’da Mart başından bu yana yoğunlaşan saldırılarda ise hayatını kaybedenlerin sayısı yüzlerle ifade ediliyor.
Ancak tüm bu yıkıma rağmen, dünya üzerinde sesini yükselterek güçlü bir barış veya ateşkes talep etmek için sokaklara dökülen kitlesel bir irade göremiyoruz. Bugün İspanya dışında, bu savaşa ortak olmayacağını ve şiddetin tırmanmasına karşı durduğunu yüksek sesle, diplomatik bir kararlılıkla dillendiren neredeyse başka bir Batılı ülke yok.
Bu kolektif sessizlik, insanlığın vicdanında uzun bir süre kapanmayacak bir delik açıyor.
Bu noktada sormamız gereken soru şu; savaş, bu “savaş yeni dünya düzeninin kanıksanmış bir normali mi oldu?” Petrol fiyatlarındaki artış ya da borsa grafiklerindeki dalgalanmalar kadar üzülmeyecek miyiz, isyan etmeyecek miyiz ölen çocuklar için?
Levant’un Ruhu ve Levantlı Olmak
Ben Türkiye’nin Suriye sınırında Mardin’de doğdum, İstanbul da büyüdüm. Aile köklerimiz Lübnan topraklarına dayanıyor. Son zamanlarda kendimi “Levantlı” olarak tanımlıyorum. Mardin’de doğmuş, İstanbul’da büyümüş, kökleri Beyrut’a dayanan bir kadın olarak, kendimi Levant’ın o kadim ve çok kültürlü mirasına ait hissediyorum.
Ayrıca Levant benim için, sadece haritada bir yer değil; Mardin’in taş binalarındaki sessiz bilgelik ile Beyrut’un denizden gelen vakur direncinin birleştiği o ortak ruhun da adıdır. Levant, dillerin, dinlerin ve mutfakların birbirine karıştığı, Akdeniz’in doğusundaki bir kozmopolit vahadır.
Levant, Bugün Batı’nın “Ortadoğu” diyerek tek bir şiddet sarmalına hapsetmeye çalıştığı coğrafyada yıllardır farklı kimliklerin dayanışma içinde bir arada yaşama iradesinin göstergesidir.
Kendimi Levantlı bir kadın olarak hissetmem bu bölgede olanlara karşı üzüntümü ve öfkemi arttırıyor. Bitmek bilmeyen bu çatışmalardan, sistematik soykırımlardan ve Levant’ın bir savaş laboratuvarına dönüştürülmesinden dolayı derin bir keder içindeyim.
Üstelik, batı’nın kendi kurduğu “insan hakları” ve “demokrasi” odaklı dünya düzenini yine kendi elleriyle bozması; ona yıllardır güven duyan, değerlerini evrensel sanan benim gibi bir demokrasi ve kadın hakları aktivistine derin hayal kırıklığı yaşatıyor.
Kendi coğrafyamda yaşanan savaş ve çatışmayı kendi perspektifimden birkaç başlıkta değerlendirmek istiyorum;
Edward Said ve Modern Oryantalizm: “Üstünlük” Yanılsaması“
İlk aklıma gelen tespit, Trump ve diğer batılı siyasetçilerin kullandığı dile baktığım zaman gördüğüm zihniyet; Batı’nın kendini üstün görme hali. Edward Said’in onlarca yıl önce teşhis ettiği o hastalıklı bakış açısının bugün modern bir tezahürünü yaşıyoruz. Doğu’yu “ehlileştirilmesi gereken, rasyonel olmayan bir öteki” olarak kurgulayan bu zihniyet, bugün Gazze’den Lübnan’a oradan İran’a uzanan askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılıyor.
Fairuz’un Beyrut’a olan Sevdası ve Şehrine Sahip Çıkan Kadınlar
Öte tarafta bölgenin sürekli başına çökülen şehri Beyru’un direnen kadınlarını düşünüyorum. Geçenlerde bir uluslararası kanalda izledim; Beyrutlu bir kadın kendi evini boşaltmak zorundaydı ve sokakta konuştuğu muhabire “Çok şükür şehrimizi terk etmedik” diyordu. Yüzündeki o hüzünlü mutluluk; Beyrut’un ve bütün şehirlerin, ne kadar yaşamsal olduğunu anlatıyordu. Aynı sarsılmaz duruşu, ölüm olasılığına rağmen topraklarını terk etmeyen Filistinli kadınlarda da görmüştük, Tahranlı kadınlarda da göreceğiz.
Bu ruh halini Lübnan’ın en güzel SES Fairuz’un “Li Beirut” şarkısı anlatır. Her dinlediğimde gözlerimi yaşartan bu şarkıda Fairuz’un büyüleyici SESiyle şöyle SESlenir;
Beyrut.. (bir kadındır)
Kalbimden selamlar sana ey Beyrut..
Öpücükler denizine ve evlerine..
Eski bir denizci yüzü gibi olan bir taşına..
İnsanların ruhundan yapılmıştır o.. Şaraptan..
Şekerdendir.. Bir ekmek ve Yasemenden..
Şimdi tadı ne hale geldi? Ateş ve duman tadı artık..
Beyrut küllerin şanına sahip şimdi..
Şehrim söndürdü ışıklarını;
Elinin üstünde tuttuğu bir çocuğun kanıyla..
kapattı kapılarını ve gökyüzünde yalnız kaldı..
Geceyle beraber..
Sen benimsin, sen benim..
Ahh kucakla beni.. Benimsin sen..
Bayrağımsın, yarın taş..
Halkımın yaraları büyüdü..
Ve anaların gözyaşları..
Sen benimsin, sen benim..
Ahh kucakla beni..
Batının hiç anlamayacağı bir duygudur bu; Şehirlerine Fairuz gibi sevdalı kadınlar, Batı’nın soğuk askeri stratejilerinin asla anlayamayacağı bir direnişin sembolü olarak sessizce orada duruyorlar.
Lübnanlı düşünür, yazar Amin Maalouf, Uygarlıkların Batışı’nda dünyanın “çivisinin çıktığını” söylerken Batı’nın kendi yarattığı evrensel değerlere bizzat kendi elleriyle ihanet edişini anlatıyor. Maalouf’un bir Lavanten olarak hissettiği hayal kırıklığını kendi hayal kırıklığıma çok yakın buluyorum.
Baskı Altındaki İranlı Kadınların ve Savaşın İkilemi
İran İslam Cumhuriyeti’nin başta kadınlar olmak üzere bütün İran toplumu üzerindeki baskıcı politikalarına dair en sert eleştirileri yapmak gerektiğine ve değişmesi yönünde uluslararası toplumun baskı yapması gerektiğine inanıyorum. Uluslararası ilişkiler uzmanı falan değilim, tek bildiğim müzakere ve uzlaşmanın gerekliliği. Bu zamanın gerisinde anti demokratik rejimin değişmesi için diplomatik ve demokratik yollar denenmesi, korku ve endişelerin ortadan kaldırılması gerekiyor. İran’ı yalnızlaştıran yaptırımlar ile sürekli sopa gösterilmesi, İran molla rejimini içine kapalı ve uzlaşmaz bir hale getirdiğini düşünüyorum.
Kimileri tarafından molla rejimini bitirmeye yönelik bir hamle gibi görülse de, ABD ve İsrail’in başlattığı bu savaş, rejimi zayıflatmak yerine onu daha da “vazgeçilmez” bir güvenlik kalkanı gibi ortaya koyabilir.
Amerikalılar tarafından vurulan bir ilkokulda öldürülen kız çocuklarının resminin dünyaya verdiği o devasa mağduriyet mesajı, Batı’ya duyulan nefreti körüklerken maalesef İran rejiminin elini güçlendirmesinden endişeleniyorum. İranlı cesur kadınların onurlu özgürlük mücadelesinin, bu savaşın yarattığı savunma duygusu altında sonuçsuz kalmasından ve rejimin bu kaostan daha güçlü çıkmasından korkuyorum.

Sonuç: Barış Bu Toprakların Kendi Dinamikleriyle Gelecek
Tarih bize gösterdi ki; Batı’nın bölgeye getirmeye çalıştığı düzen bir kalıcı barış ile sonuçlanmadığı gibi başka çatışmalara ortam hazırladı.
Levantlı bir kadın olarak şöyle bir çağrı yapmak istiyorum; Bu topraklarda barış, bölgemizin iç dinamikleriyle, kadim komşuluk kültürüyle ve bir arada yaşama iradesiyle kurulabilir. Batı’dan barış yönünde kalıcı bir çözüm beklemek, bizi sadece yeni hayal kırıklıklarına sürükleyecektir.
Öte tarafta İnsanlığın gelişimi için Batı’nın kendi zaaflarıyla yüzleşmesi ve ikinci dünya savaşı sonrası yaptığı gibi rotasını barış ve demokrasiye çevirmesi gerekiyor.
Sonuç olarak; coğrafyamızın barışını yine kendi ellerimizle, bu toprakların genetik kodlarında saklı olan o kadim iradeyle yeşertebileceğimize inanıyorum. Fenikelilerden bu yana Akdeniz’in doğusunu bir ağ gibi ören, sadece ticaretin değil, bir arada yaşama sanatının merkezine dönüştüren o ‘Levant ortak yaşam’ kültürüne sahip çıkmaktan geçiyor.
Mardin’in çok dilli bilgeliğinden Beyrut’un vakur direncine uzanan bu tarihsel miras kalıcı barışı sağlamamız için bize yeterli bir dayanak veriyor.
Keşke Türkiye, önce kendi içindeki toplumsal barışı ve çok sesliliği sarsılmaz bir model olarak inşa etmeyi başarabilseydi; o zaman bu kadim mirasın en güçlü taşıyıcısı ve bölge barışının gerçek mimarı olabilirdi.
Gülseren Onanç
