Perşembe günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, üniversitenin bağlı olduğu vakfa sekiz ay önce yürütülen bir ceza soruşturması kapsamında devletin el koymasının ardından, Türkiye’nin en eski vakıf üniversitelerinden biri olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’ni kapatan kararnameyi imzaladı. Resmî Gazete’de yayımlanan kararnamede, “beklenen eğitim ve öğretim düzeyinin yetersiz olması” durumunda özel kurumların kapatılmasına izin veren bir yasaya atıfta bulunuldu ve üniversitenin ruhsatının, “kurucu vakfa kayyum atanmış olması” gerekçesiyle iptal edildiği belirtildi.
Karar, kurum içinde büyük bir şok etkisi yarattı; final sınavlarına dahi henüz girmemiş olan öğrenciler ve çalışanlar arasında öfkeye ve protestolara neden oldu. SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu üyemiz ve üniversitede yarı zamanlı öğretim görevlisi olan Dr. Ayşe Yorgancıoğlu, bu kaybın yalnızca doğrudan etkilenenler için değil, daha geniş anlamda Türkiye’de akademik yaşam ve demokrasi açısından ne ifade ettiğine dair aşağıdaki değerlendirmeyi kaleme aldı.

Dr. Ayşe Yorgancıoğlu
Her gün başka bir tarafına zorla neşter vurulan canım ülkem, bu hafta göz bebeği kurumlarından birini daha kaybetti.
Bilgi Üniversitesi hem ülkemizde hem de yurt dışında son derece itibarlı; Hukuk’tan Psikoloji’ye, Uluslararası İlişkiler’den Medya’ya, Gastronomi’den Mekatronik’e kadar birçok alanda binlerce mezun vermiş, Türkiye’nin en saygın vakıf üniversitelerinden biridir. Ama Bilgi Üniversitesi’ni “iyi bir üniversite” yapan şey yalnızca akademik sıralamaları ya da mezun başarıları değildi. Bilgi Üniversitesi, Türkiye’de akademik özgürlükleriyle, insan hakları alanında yürütülen çalışmalarıyla, sivil toplum bağlantılarıyla, toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ve öğrenci inisiyatiflerine açtığı alanlarla hafızalara kazınan bir okul oldu. Uzun yıllar boyunca daha çoğulcu, tartışmaya açık ve farklı seslerin bir arada var olabildiği bir kampüs kültürünü temsil etti.
Bir Düşünce Alanının İnşası
Üniversite bünyesindeki İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi ise yıllardır ifade özgürlüğü, akademik özgürlükler, kadın hakları, mülteci hakları ve sanat özgürlüğü gibi alanlarda çalışmalar yürütüyordu. “Çocuk Çalışmaları Birimi” ise, çocuk hakları, çocuk yoksulluğu, eğitimde eşitsizlik ve çocuk işçiliği gibi alanlarda uzun yıllar boyunca önemli araştırmalar ve savunuculuk çalışmaları yürüttü. Benzer şekilde “Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi” de mültecilik, göç politikaları ve toplumsal uyum konularında Türkiye’de öncü akademik merkezlerden biri haline geldi. Örneğin 2007 yılında Bilgi öğrencileri tarafından kurulan “Gökkuşağı LGBT Kulübü”, birçok kaynağa göre YÖK’e bağlı bir üniversite bünyesinde resmi olarak faaliyet gösteren ilk LGBT öğrenci topluluğuydu. Bu yalnızca bir öğrenci kulübü meselesi değildi; Türkiye’de farklı kimliklerin görünür olabilmesi, kendilerini güvende hissedebilmesi ve kamusal alanda var olabilmesi açısından çok önemli sembolik bir adımdı.
Yani Bilgi Üniversitesi hiçbir zaman öğrencilerine sadece diploma veren bir eğitim kurumu olmadı. Toplumun kırılgan kesimlerine dokunmaya çalışan, dünyadaki krizlere ve insan hakları meselelerine duyarlı bir akademik yaklaşımı vardı. Bunları yaparken de insanlara düşünme, tartışma, itiraz etme, birlikte yaşama ve farklılıklarla özgürce bir arada var olabilme alanı açan bir kamusal mekândı.
Özgürlüğün Kurumları
Gerçek anlamda bilgi üretebilmek için akademik özgürlük gerekir. Akademik özgürlük için ise özerklik. Yurt dışındaki köklü üniversitelere baktığımızda görürüz ki bu kurumların birçoğu 200-300 yıl önce kurulmuş; gelip geçen hükümetlerden, kısa vadeli siyasi hesaplardan ve keyfi müdahalelerden bağımsız biçimde ayakta kalabilmiş kurumlardır. Üniversiteleri güçlü yapan şey tam da budur: günlük siyasi pazarlıkların ve kısa vadeli çıkar ilişkilerinin erişemediği bir konumda kalabilmeleri.
Böylesi kurumlar bir günde kurulmaz. Binlerce insanın emeğiyle, yıllar boyunca oluşan ortak bir entelektüel birikimle ve kamusal kültürle inşa edilirler. O yüzden de bir üniversitenin yok edilmesi yalnızca o kurumun kapısına kilit vurulması değildir. Çünkü üniversiteler şirket değildir. Tarla değildir. Birilerinin şahsi malı hiç değildir. Üniversiteler, ilmek ilmek örülmüş toplumsal hafızalardır. Geleceğimizin teminatı olan düşünce alanlarıdır. Bir ülkenin kültür üretim kapasitesidir. Gençlerin nefes alabildiği son kamusal alanlardan biridir.
Demokrasinin Sessiz Çöküşü
Bugün burada kaybedilen şey yalnızca bir kurum değildir. Yersiz yurtsuz bırakılanlar yalnızca on binlerce öğrenci ve akademisyen değildir. Aslında iğdiş edilen şey paylaştığımız ortak hafızamızdır. Kültür üretme kapasitemizdir. Eleştirel düşünme alanımızdır. Eğitim özgürlüğümüzdür. En nihayetinde demokrasiler sadece seçimlerle değil, üniversiteler, bağımsız yargı, özgür basın ve sivil toplum gibi siyasi iktidarlardan bağımsız yaşayabilen kurumlarla ayakta kalırlar. Bu yüzden demokrasileri çökertmenin en etkili yollarından biri de bu kurumları zayıflatmak ve zamanla ortadan kaldırmaktır.
Öğrencilerime dip not: Haftayaki dersimiz iptal oldu çocuklar. Hatta bütün derslerimiz. Oysa daha final sınavınıza bile girememiştiniz. Sizlere öğrettiğimiz değerleri sakın unutmayın, tamam mı? Bu ülkenin en çok sizin hafızanıza ihtiyacı olacak…
