2 Mayıs 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanan “Aile ve Nüfus On Yılı” genelgesi, iktidarın nüfus politikalarını aile, evlilik ve doğurganlık ekseninde kurmaya devam edeceğini ortaya koydu. Genelge, kadınları birey olarak değil, yalnızca aile kurumu ve nüfus hedefleri içinde konumlandıran bir politik hattın yeni adımı niteliğinde. Kadın hareketinin itirazı var.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 2 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan genelgeyle 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi. Genelge, iktidarın nüfus politikalarını aile, evlilik ve doğurganlık ekseninde kurmaya devam edeceğini ortaya koydu; kadınları birey olarak değil, yalnızca aile kurumu ve nüfus hedefleri içinde konumlandıran bir politik hattın yeni adımı niteliğinde.
Genelge Ne Söylüyor?
Genelgenin dibacesinde doğurganlık hızının Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine gerilediği ve aile ile nüfus yapısındaki değişimlerin “varoluşsal boyuta ulaştığı” ileri sürüldü. Türkiye’nin doğurganlık oranındaki hızlı düşüşün alarm zillerini çaldırdığını öne süren hükümet, aile kurulmasını olumsuz etkileyen durumlara karşı harekete geçileceğini, evliliği ve doğurganlığı teşvik edici adımlar atılacağını duyurdu. Bundan böyle tüm kamu politikaları, düzenlemeler ve araştırmalar aile kurumu ile nüfus değişimine etkileri bakımından değerlendirilecek; kamu kurumları faaliyetlerini aileyi koruyucu ve nüfusu artırıcı yaklaşımla yürütecek. Her yıl mayıs ayının son haftası ise “Millî Aile Haftası” olarak kutlanacak
Belgede feminist hareket ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi “cinsiyetsizleştirme başta olmak üzere zararlı akımlar” başlığı altında “aile kurumunu, nesilleri, millî ve manevî değerleri tehdit eden” unsurlar arasında sayıldı. Medya ve dijital platformlara yönelik “dijital aile kalkanı” ile “aile dostu yayıncılık” düzenlemeleri de bu pakete dahil.
Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu: “Anayasa’ya Aykırı”
Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, genelgeye dair değerlendirmesinde hukuki ve siyasi çerçeveyi birlikte ele aldı. Güllü’ye göre bu söylemin en kritik sorunu şudur: “Kadın politikası, kadını aileye indirgemek değil; kadını birey olarak güçlendirmek üzerine kurulmalıdır. Oysa bu karar ve etrafında şekillenen politik dil, kadının toplumsal konumunu ‘anne’, ‘eş’ ve ‘ev içi sorumluluklar’ üzerinden yeniden tanımlamakta; eşitlik mücadelesini ikincil bir alana itmektedir.“
Güllü, bu yaklaşımın anayasal eşitlik ilkesine açık bir aykırılık taşıdığını da vurguladı: Genelge, kadınların ekonomik bağımsızlığını güçlendirmeye değil, aile içi rollerini pekiştirmeye odaklanmakta; şiddet, istihdam, eğitim ve adalete erişim gibi yapısal eşitsizlik alanlarını görünmez kılarak devletin eşitliği sağlama yükümlülüğünü “aileyi koruma” söylemiyle ikame etmektedir.
Aile İçinde Şiddet Gerçeği Nerede?
Güllü, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun her ay yayımladığı kadın cinayetleri verisine dikkat çekti: Şiddet büyük ölçüde aile içinden geliyor. Kadınlar en çok “aile” içinde şiddete maruz kalıyor ve en çok bu alan içinde hak ihlalleri yaşıyor. Bu gerçeklik karşısında eşitlik perspektifinden yoksun bir “aile” vurgusu, çözüm üretmek yerine mevcut sorunları derinleştirme riski taşıyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu bu tabloyu rakamlarla somutlaştırıyor: “Aile Yılı” ilan edilen 2025 boyunca kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri arttı. Platform temsilcisi, politikalar değişmediği sürece zorlu sürecin devam edeceğini; çünkü yaşanan olayların belirli politikaların doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.
6284 Hedefte
Genelgenin yayımlanmasının ardından tablo daha da netleşti. İktidar yanlısı bir köşe yazarı, “kadınların beyanının esas alınmasının çeşitli facialara kapı aralayabileceğini” öne sürerek doğrudan 6284 sayılı Kanun’un hedef alınması çağrısında bulundu. Ekmek ve Gül bu söylemi, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışın da aynı “aile değerlerine karşı” zemini üzerine inşa edildiğini hatırlatarak değerlendirdi.
Somut örnek önümüzde duruyor: Katledilen Başmüfettiş Serap Doğan, kendisini öldüren faile karşı koruma kararı almıştı. Ankara’ya geldiğinde karakolda “O karar burada geçmez” denilerek geri gönderildi; elektronik kelepçe kararı uygulanmadı. Serap her yolu tüketti — ama ne 6284 uygulandı ne de beyanı dikkate alındı. Bu gerçeklik ortadayken sorun yasada değil, yasanın uygulanmamasındadır.
Anayasal Çelişki
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi yalnızca biçimsel bir eşitliği değil, kadınların dezavantajlı konumlarını gidermeye yönelik pozitif ayrımcılık politikalarını da kapsayan bir devlet yükümlülüğü öngörüyor. Ancak genelge bu anayasal çerçeveyle uyumlu değil; kadını birey olarak değil, aile içindeki rolü üzerinden tanımlayan bir yaklaşımı pekiştiriyor ve eşitlik mücadelesini ikincil alana itiyor.
Uluslararası tablo da bu çelişkiyi derinleştiriyor: Küresel Cinsiyet Uçurumu Endeksi 2025’e göre Türkiye, Avrupa bölgesindeki 40 ülke arasında en son sırada.
Bir Politika Değil, Siyasal Hat
Kadın örgütlerinin onlarca yıldır ortaya koyduğu ilke açık: Kadın politikası, kadınlarla birlikte ve kadınlar için yazılır.
Bu genelge tek başına duran bir politika belgesi olmaktan çok iktidarın 2028 seçimlerine giden süreçte örmekte olduğu siyasal hattın bir halkası olduğu anlaşılıyor. Kronik enflasyonun yüksek seyrettiği, gelir dağılımındaki bozulmanın derinleştiği bir ortamda ekonomik çözümlere yanıt üretemeyen iktidar anlaşılan kimlik siyasetine yaslanacak “Aile”yi yüceltmek, feminist hareketi ve LGBTİ+ haklarını “beka tehdidi” olarak kodlayacak.
Anlaşılan iktidar kadın ve aile politikalarından bir seçim zaferi çıkarmayı hedefliyor.
