CHP için alınan Mutlak Butlan kararı sonrası üzerimize çözen umutsuzluk üzerine düşünüp yazdım. Aslında keyifli bir bayram yazısı yazmayı planlamıştım. İkisinin karışımı “Bir Aktivistin Gözünden“yazısı oldu.

Şu meşhur hikayede anlatıldığı gibi su bir anda kaynatılırsa kurbağa refleks gösterir ve dışarı sıçrar. Ama su yavaş yavaş ısıtılırsa, yaklaşan ölümü fark etmeden hareketsizleşir. Tehlikeyi yeni normal sanır. Sonunda ise artık sıçrayacak gücü kalmaz.
Kendime sürekli soruyorum; suyu kaynamadan nasıl atlayıp çıkacağız bu sürekli ısınan sudan.
Gezi hareketinden beri memleketin suyu kontrollü bir şekilde sürekli ısıtılıyor ve biz bu ülkenin bütün vatandaşları, hikayedeki kurbağa gibi, giderek yavaşlıyoruz, aksiyon alma yetimizi kaybediyoruz, umutlarımızı kendimizden çok bir kişi ve kuruma bağlıyoruz. O kişi ve kurum da elimizden alınınca kaybettiğimizi anlıyoruz, kahroluyuz, umutsuz oluyoruz.
Bizim memleketin sürekli ısınan suyunda biz hareket edemez hale gelmeden atlamalıyız dışarı hep birlikte.
On yıl önce muhalif siyasetçiler Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi parti başkanlığı yapmış kişilerin hapse atılmasıyla başlayan süreçte, Gezi’nin hesabını sormak üzere Osman Kavala 8 yıldır içeride tutuluyor. Ardından diğer Gezi tutukluları Çiğdem, Mine, Can, Tayfun dört yıldır tutuklu. Seçilmiş belediye başkanlarına kayyumlar atandı. Onlarca muhalif gazeteci tutuklandı, muhalif kanallar kapatıldı veya kayyum atandı. Bir gecede kadına yönelik şiddetin hukuksal dayanağı olan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı. Boğaziçi Üniversitesi hedefe kondu, kayyum rektör atandı ve bir kurumun içi boşaltıldı. İki gün önce 30 yıllık bir Bilgi Üniversitesi iki satırlık bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kapatıldı.
Otoriter sistem her gün farklı kurumları birer birer yok ederken , her yeni hukuksuzluk bir sonrakini mümkün hale getirirken biz bu memleketin vatandaşları çaresizce izlemek zorunda kalıyoruz.
Ana muhalefet partisi CHP bütün bu koşullara rağmen 2024 yerel seçimlerde iktidara karşı başarı kazanabilmişti. Ama bu başarı iktidarı kaybetmeye yol açmasın diye muhalefet partisinin iktidarı en rahatsız eden siyasetçisi Ekrem İmamoğlu’nun önce 30 yıllık diploması iptal edildi, sonra asılsız iftiralar ile tutuklandı. CHP’nin değişimini sağlayan diğer lideri Özgür Özel mücadeleye devam edince bu kez Türkiye’nin en eski politik kurumu olan 100 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi kapatılmak veya yönetimi işlevsiz hale getirilmek üzere siyasallaşmış bir yargı mekanizması devreye sokuldu.
Mutlak Otoriterliğe Karşı Bir Adım Atıldı
Yargı eliyle CHP ye yapılan bu darbe ile toplumun otoriter Erdoğan iktidarına karşı en büyük umudu elinden alınmaya çalışılıyor. Mutlak otoriterliğe karşı yeni bir adım atıldı.
Sanırım artık suyun kaynama noktasına en yakın yerdeyiz.
Şimdi bu otoriterleşme döngüsünün dışına birlikte sıçramak zamanıdır. Toplumun demokrasiye ve onurlu yaşama dair inancını yeniden harekete geçirecek bir harekete sarılmalıyız.
Erdoğan’ın yargıyı siyasi bir aparat olarak kullanarak CHP’ye yaptığı siyasi darbe sadece CHP’ye değil, Türkiye’de onurlu yaşamak isteyen herkese yapıldı.
CHP kurumuna yapılan bu darbe; demokratik ve özgür bir ülkede yaşamak isteyen gençlere, eşitlik talep eden, şiddetsiz bir hayat talep eden kadınlara, hayat tarzına müdahale edilmeden yaşamak isteyen LGBTQ+ bireylere, güvenceli bir gelecek isteyen emekçilere, farklı kimliklerin birlikte yaşayabileceği demokratik bir ülkeye inanan barış talep eden Kürtlere, özgürce yazmak, söylemek, konuşmak isteyen gazetecilere, özgürce eğitim vermek isteyen akademisyenlere de yapıldı.
Otoriter rejimlerin hedefinin yalnızca muhalefeti zayıflatmak olmadığını, toplumun en küçük umudu bile yeşertme kapasitesini de zayıflatmak istediğini biliyoruz ve bunu bizzat yaşıyoruz.
Diğer otoriterler gibi Erdoğan da insanların siyasetten uzaklaşmasını, korkmasını, kendilerini yalnız ve zayıf hissetmesini istiyor. Politikaya, desteklediğimiz partiye, desteklediğimiz siyasetçiye güvenimizin azalmasını hedefliyor.
Sadece muhalefeti değil, sivil toplumu ve toplumsal dayanışma ağlarını da etkisiz hale getirmek istiyor. Korku yoluyla sivil hareket alanını daraltmaya çalışıyor. En küçük bir eleştiri yapan Türkiye’nin en büyük iş dünyası örgütlerinin nasıl susturulduğunu gördük. Ses çıkaran sanatçıların nasıl sistematik itibarsızlaştırma kampanyalarına maruz bırakıldığını biliyoruz.
Kendisi kaybederken bize de kaybettirmek istiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ne yapmak istiyor sorusuna cevabım net; kendisi kaybederken bize de kaybettirmek istiyor. Memleketimizin geleceğine olan güvenimizi, umudumuzu elimizden almak istiyor.
Umudumuzu Hala Elimizden Alamadılar
Ama biz Türkiye toplumu olarak hâlâ bütünüyle teslim olmadık. Karşılaştığımız her adaletsizlikte direnmesini bildik hala seçim kazanmaya, herşeyini daha güzel olacağına ilişkin umudumuz var.
Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından on binlerce insanın sokaklara çıktığı, gençlerin protestolarda ön safta yer aldığı, toplumun geniş kesimlerinin adalet talebini sürdürdüğü bir Türkiye var. CHP ye yapılan darbeye çok geni bir kitle karşı çıktı. Yapılan kamuoyu yoklamalarında Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş gibi iki politikacının Recep Tayyip Erdoğan’ı sandıkta yenebileceğinin görülmesi de toplumdaki direnişin önemli bir göstergesi.
Ama bu ülkenin hâlâ güçlü bir vicdanı var.
Memlekette birkaç gün sonra Kurban Bayramı var. Umarım hiç kurban kesilmez, kesilen tek şey umutsuzluk olur.
Brezilya’da Bolsonaro seçimi kazandığında demokratik muhalefetin en güçlü sloganlarından biri “Ninguém solta a mão de ninguém” olmuştu.
“Kimse kimsenin elini bırakmasın.”
Bu bayramda kimse kimsenin elini bırakmasın. Otoriterler iktidar bizi yalnızlaştırıp umudumuzu kırmayı planlasa da biz birbirimizin elini sıkı sıkıya tutalım.
Umudumuzu, onurumuzu ve demokrasimizi böyle yan yana durup, el ele tutuşarak savunabiliriz.
Ellerimizi sım sıkı tutarak su kaynamadan kendimizi suyun dışına atlayabiliriz.
Geç olmadan.
İyi bayramlar.
Gülseren Onanç
