Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen María Corina Machado, muhalefeti seferber etme gücüyle öne çıkan bir lider. Ne var ki Nobel Komitesi’nin, Amerikan müdahalesiyle özdeşleşmiş ve Venezuela’da kutuplaşma ile karşılıklı güvensizlik siyasetinin başlıca aktörlerinden biri olan bir figürü seçmesi, ödülün küresel ölçekte nasıl bir meşruiyet ürettiği sorusunu da beraberinde getiriyor.
Begum Zorlu

Venezuela’nın en tanınmış muhalefet figürlerinden biri olan María Corina Machado, Nobel Komitesi tarafından “otoriter baskı karşısında demokratik değişime ve sivil direnişe sarsılmaz bağlılığı” gerekçesiyle 2025 Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Karar, destekçileri arasında memnuniyetle karşılanırken, eleştirmenler için Machado’nun çatışmacı üslubu, ideolojik katılığı ve muhalefet hareketi içinde yol açtığı bölünmeler yeniden tartışma konusu hâline geldi.
Hem Harekete Geçiren Hem de Kutuplaştıran
Machado, yirmi yılı aşkın bir süredir Venezuela’da muhalefeti seferber etme kapasitesiyle öne çıkan bir lider. Aynı zamanda hükümet ile muhalefet arasındaki ilişkileri tanımlayan derin kutuplaşma ve karşılıklı güvensizlik ikliminin de başlıca aktörlerinden biri. Destekçileri onu baskıya karşı korkusuz bir direniş figürü olarak görürken, eleştirmenleri Machado’nun uzlaşmayan siyasal çizgisinin muhalefetin birlikte hareket etme kapasitesini sınırladığını savunuyor.
25 Yıllık Bir Siyasi Yolculuk
1967 yılında Karakas’ta, bir sanayici ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Machado, Universidad Católica Andrés Bello’da endüstri mühendisliği eğitimi aldıktan sonra Yale Üniversitesi’nde öğrenim gördü. 2000’li yılların başında Hugo Chávez iktidarı döneminde, seçim süreçlerini izlemeyi ve yurttaş katılımını teşvik etmeyi amaçlayan Súmate adlı sivil toplum örgütünün kurucu ortakları arasında yer aldı. Seçim usulsüzlüklerine karşı yürütülen kampanyalar uluslararası çevrelerde takdir toplasa da Machado’yu erken dönemde açık biçimde anti-Chávezci bir konuma yerleştirdi ve Bolivarcı projeye karşı sert bir muhalefetin parçası hâline getirdi.
Hükümet ile muhalefet arasındaki kutuplaşmayı kalıcılaştıran en kritik eşiklerden biri, Nisan 2002’deki askerî darbe girişimiydi. Hugo Chávez’in iki günlüğüne görevden uzaklaştırıldığı bu süreçte, iş insanı Pedro Carmona kendisini geçici devlet başkanı ilan etti ve Ulusal Meclis ile Yüksek Mahkeme’yi fesheden bir kararname yayımladı. Machado, darbenin fiilî organizatörleri arasında yer almasa da, bu kararnameyi imzalayan isimlerden biri oldu. Daha sonra bu tutumunu “anayasal geçişe destek” olarak savunsa da, söz konusu imza hem Venezuela’da hem de uluslararası alanda bir meşruiyet tartışmasına yol açtı. Uluslararası toplumun büyük bölümü darbeyi kınadı ve anayasal düzenin yeniden tesis edilmesi çağrısında bulundu.
Muhalefeti Başarısızlığa Sürükleme
Machado’nun siyasi stratejisinin en tartışmalı unsurlarından biri, seçim boykotlarını uzun vadeli bir araç olarak benimsemesiydi. Súmate’nin kurucu ortaklarından biri olarak 2005 parlamento seçimlerinin boykotunda merkezi bir rol oynadı. Muhalefet bu kararı adil olmayan seçim koşullarına karşı bir protesto olarak gerekçelendirse de, sonuç son derece ağırdı. Ulusal Meclis’ten tamamen çekilen muhalefet, kurumsal denetimi fiilen devretti ve iktidarın anayasal ve siyasal gücünü pekiştirmesine zemin hazırladı. Bu süreç, Chávez iktidarını kökleştiren kapsamlı anayasal değişikliklerin önünü açtı.
Boykotçuluğun bu erken benimsenmesi, Machado’nun ilerleyen yıllarda da seçimlere katılmayı reddeden stratejisinin habercisi oldu. İlkesel gerekçelere dayandırılsa da, bu tutum muhalefeti marjinalleştirdi ve siyasi pazarlık kapasitesini sınırladı. Son yerel seçim sürecinde de Machado’nun ekibi, ağır baskı koşullarına rağmen boykotu bir protesto biçimi olarak yeniden kullandı. Bu durum, muhalefet saflarındaki bölünmeleri derinleştirirken, Nicolás Maduro yönetiminin bu çatlakları bilinçli biçimde kullanmasına olanak tanıdı. Muhalefetin parçalanması, bu bağlamda rejimin iktidarda kalma stratejisinin parçası hâline geldi.
Anti-Demokratik Bir Aktörü Güçlendirme Riski
Machado’nun kutuplaştırıcı rolünün bir diğer boyutu, yaptırımlar ve dış baskıya verdiği uzun süreli destekte görülüyor. 2022’de ABD Kongresi’nde verdiği ifadede Washington’a yaptırımların sıkılaştırılması çağrısında bulunan Machado, demokratik değişimin ancak yoğun dış baskıyla mümkün olabileceğini savundu. Bu yaklaşım, angajman ve müzakereyi savunan muhalefet aktörleriyle arasındaki ayrımı derinleştirdi. Machado’nun bu çizgiyi sorgulayanları Chávezci ilan etmesi, muhalefet içindeki çoğulculuğu daha da zayıflattı.
Son gelişmeler, bu sert çizginin sürekliliğini daha da görünür kıldı. ABD’nin Venezuela bağlantılı olduğu iddia edilen teknelere yönelik askerî saldırısının ardından María Corina Machado operasyonu savunarak Donald Trump’ın yaklaşımını “cesur” ve “vizyoner” olarak nitelendirdi. 2026 başında ise ABD güçlerinin Venezuela’da düzenlediği askerî operasyon sonucunda Nicolás Maduro’nun yakalanarak ABD’ye götürülmesini desteklemesi, Machado’nun siyasi yaklaşımında dış müdahale ve zorlayıcı yöntemlerin tamamen dışlanmadığını daha belirgin hâle getirdi.
Machado’nun destekçileri için Nobel Barış Ödülü, Batı Yarımküre’nin en kökleşmiş otoriter rejimlerinden biri karşısında sergilenen direnişin ve kişisel fedakârlığın tanınması anlamına geliyor. Eleştirmenler içinse bu karar, çatışmacı ve dışlayıcı üslubu nedeniyle kolektif eylemi sık sık sekteye uğratan, muhalefet içi parçalanmayı derinleştiren ve giderek daha liberal olmayan bir figürün uluslararası düzeyde meşrulaştırılması riskini taşıyor.
María Corina Machado’nun siyasi portresi, direniş kapasitesi ile kutuplaşmayı yeniden üreten bir liderlik tarzının nasıl iç içe geçebildiğini gösteriyor. Nobel komitesinin kararı da tam olarak bu gerilimi görünür kılıyor. Otoriter rejimlere karşı mücadelede dış baskı mı, yoksa çoğulculuk ve kurumsal siyaset mi barışa daha fazla hizmet eder sorusu, Venezuela örneğinde tüm ağırlığıyla yeniden karşımıza çıkıyor.
