Toplumsal cinsiyet meselesi, geleneksel olarak demokratik rejimlerin işleyişiyle doğrudan ilişkili siyasal süreçler olarak değil; daha çok bireysel özgürlükler ve sosyal politika alanlarının bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Demokrasinin işleyişini etkileyen yapısal bir değişken olarak yeterince ele alınmamıştır. Oysa son yıllarda dünya genelinde yükselen otoriter-popülist hareketler, toplumsal cinsiyet karşıtı (“anti-gender”) söylem ve politikaların, otoriterleşmenin siyasal araçlarından biri olarak işlev gördüğünü gösteriyor. Toplumsal cinsiyet politikaları demokratik gerilemenin merkezi unsurlarından biri haline gelerek iktidarın pekiştirilmesinde başvurulan merkezi bir kaldıraç olarak karşımıza çıkıyor.

Toplumsal Cinsiyet Neden Otoriter Rejimler İçin Bu Kadar İşlevsel?
Giderek daha fazla sayıda siyasal lider, parti ve hareket; demokrasi söylemini kullanarak anti-demokratik yönetim biçimlerini meşrulaştırıyor. Bu süreçte toplumsal cinsiyet, otoriter-popülist siyasetlerin en etkili mobilizasyon araçlarından birine dönüşüyor. Feminist hareketler, kadın hakları mücadeleleri ve LGBTQ+ varoluşu; “ulusun devamlılığına”, “aile kurumuna” ya da “toplumsal düzene” yönelik tehditler olarak sunuluyor. Tehdit anlatısı yürütme gücünün merkezileştirilmesi, bağımsız kurumların zayıflatılması ve muhalefetin bastırılması için uygun bir siyasal zemin yaratıyor.
“Engendering Authoritarianism” raporunun ortaya koyduğu üzere, toplumsal cinsiyet otoriter projelerin otoriterliğin inşasında kullandığı temel bir kaldıraç işlevi görüyor. Rapora göre siyasal ve kültürel aktörler, geleneksel aile değerlerinin savunusu, düşen doğum oranları, demografik değişim korkuları ve değişen toplumsal cinsiyet normları etrafında gelişen toplumsal kaygıları stratejik biçimde manipüle ediyor. Böylece hem kadınların ve LGBTQ+ bireylerin hak ve özgürlükleri hedef alınıyor hem de daha geniş ölçekte demokratik normların aşındırılması meşrulaştırılıyor. Toplumsal cinsiyet ve cinsellik üzerinden üretilen ya da derinleştirilen kutuplaşma; otoriter amaçları aklamaya ve normalleştirmeye hizmet eden bir kılıf işlevi görüyor.
Kimliğin En Derin Katmanlarına Erişim
Toplumsal cinsiyet ve cinselliğin otoriter projeler için işlevsel bir araç olmasının temel nedenlerinden biri, toplumsal cinsiyetin bireylerin kimliklerini kurma ve dünyayla ilişkilenme biçimlerinin en derin ve en kişisel boyutlarından biri olmasıdır. İnsanların kendilerini nasıl tanımladıkları, aileyi, toplumu ve aidiyeti nasıl anlamlandırdıkları; cinsiyet rolleri ve cinsellik ile doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle otoriterler, bu en içsel alanlara müdahale edebildiklerinde, denetimi son derece kişisel ve temel bir düzeyden başlatmış olurlar. Toplumsal cinsiyet üzerindeki denetim, böylece yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasal kontrolün de başlangıç noktalarından biri haline gelir.
Toplumsal cinsiyet aynı zamanda tarihsel olarak yerleşik normlar, gelenekler ve ahlaki kabullerle iç içedir. “Aile”, “annelik”, “erkeklik”, “kadınlık” ya da “çocukların korunması” gibi kavramlar güçlü duygusal ve kültürel çağrışımlar taşır. Bu nedenle toplumsal cinsiyet meseleleri, korku ve tehdit anlatıları üretmeye son derece elverişlidir. Özellikle toplumsal cinsiyet kimliği ve geleneksel olmayan aile biçimlerinin daha akışkan ve değişebilir olarak algılanması, otoriter aktörlerin bu alanları “istikrarlı” ve “doğal” kabul edilen ulusal kimlik, din, gelenek ve toplumsal düzen için bir tehdit olarak sunmasını kolaylaştırır. Böylece feminist hareketler, LGBTQ+ bireyler ya da toplumsal cinsiyet eşitliği talepleri yalnızca politik muhalifler değil; “dış güçlerin”, “küresel elitlerin” ya da “ulusal değerleri yıkmaya çalışan aktörlerin” temsilcileri olarak çerçevelenir.
Bu süreçte toplumsal cinsiyet, otoriter liderlerin “biz ve onlar” ayrımı üretmesinde merkezi bir rol oynar. Otoriter siyaset, varlığını çoğu zaman tehdit söylemleri üzerinden kurar; toplumun korunması gereken “makbul” kesimleri ile “tehlikeli” görülen kesimleri karşı karşıya getirir. “Gender ideology” (toplumsal cinsiyet ideolojisi) söylemi bu anlamda da işlevsel bir araçtır. Kadın hakları, LGBTQ+ hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsellik eğitimi, üreme hakları ya da İstanbul Sözleşmesi gibi çok farklı başlıklar tek bir “tehdit” kategorisi altında birleştirilir. Böylece karmaşık toplumsal meseleler basitleştirilerek ortak bir düşman figürü yaratılır. Bu düşmanlaştırma stratejisi, yürütme gücünün genişletilmesini, demokratik denetim mekanizmalarının zayıflatılmasını ve temel hakların sınırlandırılmasını meşrulaştıran bir rıza mekanizması üretir.
Toplumsal Dönüşüm ve Kırılganlıkların Buluşma Noktası
Toplumsal cinsiyetin otoriter siyaset açısından etkili olması ve bu tür siyasetin günümüzde giderek gündeme gelmesinin temel yapısal nedeni ekonomik ve toplumsal dönüşümlerin yarattığı kaygılarla kolayca ilişkilendirilebilmesidir. Özellikle neoliberal dönüşüm, güvencesizleşme, teknolojik değişim, demografik dönüşüm ve değişen toplumsal roller; birçok toplumda aidiyet, statü kaybı ve belirsizlik hissini derinleştirmiştir. Kadınların iş gücüne ve kamusal yaşama daha görünür biçimde katılması, geleneksel erkeklik rollerinin çözülmesiyle birleştiğinde, özellikle ekonomik açıdan kırılgan konumdaki erkekler arasında statü kaybı algısını besleyerek “yer kaybı” hissi yaratmıştır. Demokrasi araştırmacısı Saskia Brechenmacher’in belirttiği gibi bu durum, geleneksel erkeklik anlayışının merkezindeki “ekmek kazanan erkek” idealiyle doğrudan çatışmakta ve modern toplumda hangi değerlerin gerçek erkekliği temsil ettiğine belirsizliği derinleştirmektedir.
Otoriter-popülist hareketler tam da bu kırılganlık alanlarına müdahale eder. Hannah Arendt’in işaret ettiği üzere otoriterlik, yalnızlık ve dünyaya ait olmama hissi üzerinden güç kazanır. Aidiyet krizinin derinleştiği bir dönemde otoriter aktörler, “yaralanmış”, “mağdur edilmiş” ve “güçsüzleştirilmiş erkek” figürünü toplumsal çöküşün sembolü olarak öne çıkarır. Buna paralel olarak “gerçek erkeklik”, “doğal kadınlık” ve “geleneksel aile” imgeleri etrafında katı bir toplumsal hiyerarşi yeniden üretilir. Erkeklerin güçlü ve hâkim, kadınların ise annelik ve bakım rolleriyle özdeşleştirildiği bu düzen tahayyülü; feminist hareketleri ve LGBTQ+ haklarını “toplumsal çürümenin” nedeni olarak sunar.
Bu söylemler çoğu zaman nostalji siyasetiyle birleşir. Otoriter liderler, hızlı toplumsal değişimlerin yarattığı huzursuzluğu “kaybedilmiş altın çağ” anlatısı üzerinden yönlendirir. Tarihçi Anne Applebaum’un “restoratif nostalji” olarak tanımladığı bu yaklaşımda, bir zamanlar güçlü ve düzenli olduğu varsayılan ulusun feministler, LGBTQ+ bireyler ya da küresel elitler tarafından zayıflatıldığı iddia edilir. Böylece toplumsal cinsiyet eşitliği taleplerine karşı mücadele, yalnızca kültürel bir savunma değil; ulusal yeniden doğuşun ve “eski ihtişama dönüşün” koşulu olarak sunulur.
Bu bağlamda toplumsal cinsiyet karşıtı siyaset, yalnızca kadınların ve LGBTQ+ bireylerin haklarını hedef alan bir kültür savaşı değildir. Otoriterler toplumsal cinsiyet temelli kaygıları, derinleştiren ve sosyal hiyerarşileri apolitik görünen alanlara taşıyan kültürel pratikler aracılığıyla otoriter fikirleri normalleştirirler. Bu durum iktidarın pekiştirilmesini mümkün kılan ve demokrasi ile çoğulculuğu savunan kurumları zayıflatan genel bir entelektüel ve kültürel zemin oluşturur. Hukukun üstünlüğünü, azınlık haklarını, kuvvetler ayrılığını ve demokratik çoğulculuğu aşındıran daha geniş bir otoriter dönüşüm stratejisinin parçası haline gelir. “Aileyi koruma”, “çocukları savunma”, “din özgürlüğü” ya da “sağduyu” söylemleri altında yürütülen anti-gender kampanyaları, otoriter aktörlerin toplumsal destek üretmesine, farklı sağ hareketleri ortak bir düşman etrafında birleştirmesine ve devlet gücünün sınırlarını genişletmesine olanak tanır.
İstanbul Sözleşmesi etrafında yürütülen tartışmalar bu stratejinin somut örneklerinden biridir. Kadına yönelik şiddeti önlemeyi amaçlayan sözleşme, birçok otoriter-popülist aktör tarafından “toplumsal cinsiyet ideolojisinin taşıyıcısı” olarak hedef alınmıştır. Türkiye’nin sözleşmeden çekilme sürecinde olduğu gibi, sözleşmenin “eşcinselliği normalleştirdiği”, “geleneksel aile yapısını bozduğu” ya da “ulusal değerlere aykırı olduğu” yönündeki söylemler; kadın haklarını hedef alan politikaların homofobi ve anti-gender söylem aracılığıyla meşrulaştırıldığını göstermektedir. Böylece toplumsal cinsiyet karşıtı mobilizasyon, hem kadınların hem de LGBTQ+ bireylerin haklarını zayıflatırken aynı zamanda otoriter siyasal projelerin toplumsal meşruiyet kazanmasına hizmet eder.
Otoriterlerin 6 Stratejisi
“Engendering Authoritarianism” raporunun ortaya koyduğu üzere, otoriter aktörler toplumsal cinsiyeti hem siyasal hem kültürel düzeyde altı temel strateji üzerinden silahlaştırmaktadır.
Tehdit İnşa Etmek
Otoriter-popülist hareketlerin ilk ve en temel stratejisi, toplumsal cinsiyet eşitliği taleplerini ve LGBTQ+ varoluşunu toplum için varoluşsal bir tehdit olarak sunmaktır. “Gender ideology” söylemi bu noktada merkezi bir araç işlevi görür. Feministler, LGBTQ+ bireyler, toplumsal cinsiyet çalışmaları, cinsellik eğitimi ya da kadın hakları; “ulusal kimliğe”, “aileye”, “çocuklara”, “dine” ve “geleneksel değerlere” yönelik organize bir saldırının parçaları olarak çerçevelenir.
Tehdit inşasının kilit işlevi, hedef alınan grupları “bir ideolojinin mensupları” olarak etiketlemesidir. Bu etiketleme, iki kritik sonuç doğurur: Birincisi, nefret ve ayrımcılık suçlamalarına karşı koruyucu bir kalkan işlevi görür; saldırılar insanlara değil, fikirlere yönelikmiş gibi sunulur. İkincisi, kadına yönelik şiddetle mücadele mevzuatından cinsiyet eşitliği normlarına, azınlık haklarından uluslararası sözleşmelere kadar pek çok demokratik kazanım, bu kurgusal tehdidin uzantısı olarak yeniden çerçevelenebilir hale gelir
“tehlike altındaki toplum” anlatısı, yürütme erkinin genişletilmesini, hakların sınırlandırılmasını, gözetim politikalarını ve hatta siyasal şiddeti meşrulaştıran bir rıza mekanizması yaratır. Otoriter liderler böylece kendilerini “koruyucu” konumuna yerleştirirken, hedef alınan gruplar “ulusal düşman” statüsüne indirgenir.
Bu strateji çoğu zaman farklı “koruma anlatıları” üzerinden işler. Dinin korunması, çocukların korunması, kadınların korunması, ailenin korunması ya da ulusal kimliğin savunulması gibi söylemler aracılığıyla anti-gender politikalar meşrulaştırılır. Özellikle çocuklar üzerinden yürütülen moral panik siyasetleri dikkat çekicidir. Okullar ve üniversiteler “ideolojik beyin yıkama alanları” olarak gösterilir; toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi ya da LGBTQ+ görünürlüğü çocuklara yönelik bir tehdit olarak sunulur.
Benzer biçimde düşen doğum oranları da otoriter söylemlerin merkezine yerleştirilir. Çocuksuz kadınlar “bencil”, “doğaya aykırı” ya da “ulusun geleceğini tehdit eden” figürler olarak temsil edilirken; annelik ulusal bir görev haline getirilir. Pronatalist politikalar bu bağlamda yalnızca nüfus artışını hedefleyen sosyal politikalar değil; kadınların toplumsal rollerini yeniden tanımlayan ideolojik araçlardır.
Otoriter Fikirleri Normalleştirmek
Toplumsal cinsiyet, otoriter fikirlerin toplumsallaştırılması için stratejik bir giriş kapısı işlevi görür. Otoriter-popülist hareketler çoğu zaman demokrasiye doğrudan saldırmak yerine, demokratik kavramların anlamını yeniden tanımlamaya çalışır. Eşitlik, insan hakları, çoğulculuk ve özgürlük gibi demokratik ilkeler; “ahlaki çöküşün”, “toplumsal çözülmenin” ya da “ulusun zayıflamasının” nedenleri olarak sunulur. Çoğulculuk, eşitlik, bireysel haklar ve azınlıkların korunması gibi liberal demokrasinin temel ilkeleri, “halk iradesi” üzerinde azınlık dayatması olarak yeniden çerçevelenir. Bu süreçte feministler ve LGBTİ+ bireyler demokratik normların savunucuları olarak değil, bu normları araçsallaştıran otoriter aktörler olarak konumlandırılır.
Bu noktada toplumsal cinsiyet tartışmaları kritik bir rol oynar. Kadınların ve erkeklerin “doğal” ve “tamamlayıcı” rollere sahip olduğu iddiası, toplumsal hiyerarşilerin doğal ve kaçınılmaz olduğu fikrini normalleştirir. Kadınların kamusal alandan çok aile ve bakım alanına ait olduğu, erkeklerin ise liderlik ve otorite pozisyonlarını doğal olarak hak ettiği söylemi; yalnızca cinsiyet ilişkilerini değil, toplumun genel örgütlenmesini de hiyerarşik bir zemine oturtur.
Bu normalleştirme sürecinin üç temel bileşeni vardır. Toplumsal cinsiyet tamamlayıcılığı anlayışı, kadın ve erkek için “biyolojik olarak belirlenmiş” ve birbirini tamamlayan rollerin doğal düzenin gereği olduğunu öne sürerek hiyerarşik ilişkileri meşrulaştırır ve bu meşruiyeti toplumun daha geniş katmanlarına taşımanın zeminini hazırlar.
Ailecilik, geleneksel heteroseksüel çekirdek aileyi ulusun temel birimi olarak konumlandırır. Bu anlayış, bireysel özellikle kadınların üreme haklarını ve öz belirlenim hakkını ulusal çıkarlara tabi kılar; vergi indirimleri ve devlet destekleri gibi refah politikaları yalnızca belirli aile biçimlerini kapsayacak şekilde düzenleyerek diğerleri dışlanır. Cinsel ve toplumsal hiyerarşi ise bütün bu söylemin çatısını oluşturur. Erkeğin başat, kadının ikincil olduğu “doğal bir düzen” toplumsal istikrarın vazgeçilmez koşulu olarak sunulur. Toplumsal düzenin ancak katı bir cinsel ve toplumsal hiyerarşiyle korunabileceğini savunulur. LGBTQ+ bireyler ve toplumsal cinsiyet normlarına uymayan kişiler bu nedenle yalnızca “farklı” değil; “doğal düzene tehdit” olarak görülür. Böylece farklılık ve çoğulculuk demokratik bir değer olmaktan çıkarılıp “istikrarsızlık kaynağı” olarak sunulur.
Kültürü Dönüştürmek
Otoriter hareketler yalnızca siyasal kurumları değil, kültürel alanı da dönüştürmeye çalışır. Otoriter fikirlerin kalıcılaşması için kültürel zeminin de dönüştürülmesi gerekir. Bu strateji, metapolitika olarak adlandırılan, insanların siyaseti, kimliği, değerleri ve toplumu nasıl anladığını etkileyen, uzun vadeli bir kültürel müdahaleyi kapsar.
Bu dönüşüm iki temel mecradan yürütülür. Birincisi, geleneksel aile değerlerini destekleyen ve bu değerlere bilimsel ya da akademik bir kılıf giydiren enstitüler, düşünce kuruluşları ve alternatif akademik merkezler aracılığıyla fikri bir meşruiyet zemini oluşturmaktır. İkincisi ve ise otoriter fikirleri, ağırlıklı olarak erkeklerle ilişkilendirilen ve fitness kültürü, yaşam tarzı içerikleri, podcast ekosistemine, “geleneksel ev kadını” platformları gibi siyasi olarak algılanmayan alanlara sızdırmaktır. Bu alanlarda sunulan mesajlar doğrudan siyasi bir dil kullanmaz; bunun yerine gündelik hoşnutsuzluklara empati göstererek, kolayca uygulanabilir bireysel öneriler sunarak ve aidiyet duygusu yaratarak izleyiciyi otoriter fikirlere kademeli biçimde alıştırır.
“Manosphere” olarak adlandırılan çevrimiçi erkek topluluklarının bu süreçteki rolü özellikle dikkat çekicidir. Araştırmalar, TikTok’un oyun ve fitness gibi erkek kodlu arama terimlerini kullanan hesaplara kadın düşmanı içerik sunmaya başlamasının yalnızca 9 dakika aldığını ortaya koymaktadır. Anti-feminist, kadın düşmanı ve LGBTQ+ karşıtı içerikler çoğu zaman “kişisel gelişim”, “erkeklik krizi”, “özgüven” ya da “başarı” söylemleriyle paketlenir. Böylece otoriter ve aşırı sağ fikirler gündelik hayatın içine görünmez biçimde sızdırılır. Bu strateji, demokratik gerilemeyi bir anda değil; yavaş ve kademeli bir kültürel normalleşme süreci üzerinden inşa eder. İnsanlar önce toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik kuşkulara, ardından sosyal hiyerarşilere ve nihayet demokratik hakların sınırlandırılmasına daha açık hale gelir.
Geniş Koalisyonlar Kurmak
Anti-gender söylem, birbirinden oldukça farklı siyasal aktörleri ortak bir zeminde buluşturabilen güçlü bir “yapıştırıcı” işlevi görür. Aşırı sağ partiler, dini muhafazakârlar, milliyetçiler, bazı radikal feminist gruplar, komplo teorisyenleri, anti-küreselci çevreler ve kimi libertaryen aktörler; “gender ideology” karşıtlığı etrafında aynı politik blok içinde buluşabilir.
Bu ittifakların ortak noktası aynı ideolojik pozisyonları paylaşmaları değil; ortak bir düşman figürü üretmeleridir. Feminizm, LGBTQ+ hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği; küreselleşme, sekülerleşme, göç, ekonomik krizler ya da ulusal egemenlik kaybı gibi çok farklı toplumsal kaygılarla ilişkilendirilerek ortak bir tehdit anlatısı oluşturur.
Bu geniş koalisyonlar otoriter-popülist hareketlere yalnızca seçmen desteği değil; medya ağları, finansal kaynaklar, düşünce kuruluşları ve uluslararası bağlantılar da sağlar. Böylece anti-gender siyaset, küresel ölçekte örgütlü ve uzun vadeli bir otoriter dönüşüm projesinin parçası haline gelir.
Toplumu Bölmek ve Kutuplaştırmak
Toplumsal cinsiyet meseleleri, güçlü duygusal tepkiler üretme kapasitesi nedeniyle kutuplaştırma stratejileri için son derece işlevseldir. Otoriter-popülist hareketler toplumu bilinçli biçimde “iki karşıt kamp” olarak çerçeveler: “sağduyulu halk” ve “elitlerin dayattığı gender ideolojisi”.
Bu siyaset biçimi karmaşık meseleleri siyah-beyaz bir çerçeveye indirger. Böylece toplumsal uzlaşı alanları görünmez hale gelir ve politik tartışmalar sürekli kültürel savaş eksenine çekilir. Bu kutuplaşma yalnızca toplumu bölmekle kalmaz; aynı zamanda demokratik muhalefeti de parçalar. Özellikle trans hakları gibi başlıklar üzerinden feminist hareketler, insan hakları savunucuları ve geniş demokratik koalisyonlar arasında çatlaklar yaratılır.
Kutuplaşma derinleştikçe toplumun demokratik denetim kapasitesi zayıflar. İnsanlar demokratik ilkelerden çok kendi “kampının” kazanmasını öncelik haline getirmeye başlar. Bu durum otoriter aktörlerin güç konsolidasyonunu kolaylaştırır.
Dikkat Dağıtmak ve Gündemi Manipüle Etmek
Toplumsal cinsiyet karşıtı kampanyalar aynı zamanda ekonomik krizler, yolsuzluklar, demokratik gerileme ve yönetim başarısızlıkları karşısında dikkat dağıtma işlevi görür. Otoriter liderler, kamuoyunun öfkesini ekonomik sorunlara ya da yolsuzluklara yönelmekten alıkoymak için toplumsal cinsiyet etrafında moral panikler üretir.
Türkiye’de son yıllarda yürütülen “aileyi koruma” ve “cinsiyetsizleştirmeyle mücadele” söylemleri bu stratejinin önemli örneklerinden biridir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etmesi, düşen doğum oranları ve “genderlessness” söylemi üzerinden muhafazakâr tabanı mobilize etmeye çalışırken; aynı zamanda ekonomik kriz, artan yaşam maliyetleri ve kadın cinayetleri gibi sorunların üzerini örten bir gündem işlevi görmüştür. Bu tür kampanyalar yalnızca dikkat dağıtmakla kalmaz; aynı zamanda medya, sivil toplum ve hak savunucularını sürekli savunma pozisyonuna iter. Böylece demokratik denetim mekanizmaları zayıflatılırken, otoriter iktidarların güç konsolidasyonu için daha elverişli bir siyasal atmosfer yaratılır.
Karşı Anlatı Kurmak
Toplumsal cinsiyetin silahlaştırılması; korku üretmek, toplumu kutuplaştırmak, demokratik değerleri aşındırmak ve yürütme gücünü tahkim etmek için kullanılan etkili bir siyasal araç haline gelmiştir. Bu çerçevede toplumsal cinsiyet karşıtı söylem ve politikalar otoriter-popülist rejimlerinin güç inşa etme stratejileri bağlamında, demokrasiye, çoğulculuğa ve temel özgürlüklere yönelik daha geniş bir otoriter dönüşüm projesinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Otoriter liderlere karşı geliştirilen muhalefet hareketleri, otoriter liderlerin toplumsal cinsiyet stratejisini görmezden gelmeyerek, bu stratejiyi boşa çıkartacak karşı adımlar geliştirmelidir.
