CIVICUS tarafından yayımlanan 2026 Sivil Toplumun Durumu Raporu; 2025 yılı ve 2026’nın ilk aylarında sivil toplum alanındaki temel eğilimleri ortaya koyuyor. Savaşlar, iklim krizi, otoriter rejimlerin demokratik haklara yönelik saldırıları, bu rejimleri destekleyen teknoloji oligarkları, kadın ve çocuklara yönelik sistematik istismarın en vahşi hali Epstein dosyaları ile gündemimiz çerçeveleniyor. Rapor bu kapsamda, savaşa verilen tepkiler, demokrasi, iklim ve kapsayıcılık bağlamında hak mücadelelerini ele alıyor.

Rapor; savaşlara verilen tepkiler, demokrasi, iklim ve kapsayıcılık bağlamında hak mücadelelerini ele alırken, tüm bu kriz başlıklarını birbirinden kopuk değil, iç içe geçmiş bir bütün olarak değerlendiriyor. Bu bütücül yaklaşım, günümüz dünyasında güç ilişkilerinin nasıl yeniden kurulduğunu anlamak açısından kritik bir çerçeve sunuyor. Bu bağlamda raporda güçlü devletlerin uluslararası kurallara dayalı düzeni ortadan kaldırması, Gazze’den Sudan’a uzanan çatışmalarda cezasızlığın normalleşmesi ve teknoloji oligarklarının otoriter devletlerle işbirliği; iklim değişikliği ve cinsiyet eşitliği politikalarına yönelik saldırılarla iç içe geçmiş bir bütün olarak inceleniyor. Rapor, karşılaşılan tabloyu otoriter liderler ve teknoloji oligarklarından oluşan hesap verilebilirliği olmayan bir güç ekseni ve buna karşı gelişen direniş hareketleri olarak özetliyor.
Hesap Vermeyen Güç Ekseni: Devletler ve Teknoloji Oligarkları
Raporun en çarpıcı tespitlerinden biri, küresel ölçekte yeni bir hesap verilebilirliği olmayan güç ekseninin oluştuğu yönünde. Güçlü devletler uluslararası hukuku giderek daha fazla ihlal ederken, bu süreci teknoloji şirketleriyle kurdukları ittifaklar güçlendiriyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler gibi kurumların etkisizleştirilmesi, uluslararası sistemin parçalanmasına yol açıyor. Devletler bu kurumlardan çekiliyor ya da finansmanlarını keserek hesap verebilirliği zayıflatıyor.
Ekonomik, askeri, politik ve teknoloji elitlerinin birleşmesiyle, hesap verilebilirliği olmayan bir güç ekseni karşımıza çıkıyor. Bu eksende, teknoloji oligarkları otoriter, milliyetçi ve popülist liderlerle hizalanarak, platformlarının erişim gücünü kullanarak dijital alanı yeniden şekillendiriyor. Sosyal medya ve yapay zekâ araçları; dezenformasyonun yayılması, nefret söyleminin güçlenmesi ve kitlesel gözetimin derinleşmesi için kullanılıyor. Teknoloji şirketlerinin askeri yapılarla entegrasyonu ise savaşın doğasını dönüştüren yeni bir aşamaya işaret ediyor.
Cezasızlık ve Sürekli Savaş Hali
Rapora göre, uluslararası sistemde cezasızlık artık istisna değil, norm haline geliyor. İsrail ve Rusya sivillere saldırarak ve sivil toplum ve gazetecileri hedef alarak uluslararası insani hukuku ihlal ediyor. Sudan’daki durum uluslararası arenada sessizlikle karşılanıyor. İsrail ve ABD tarafından gerçekleştirilen İran’a yönelik saldırılarda da pek çok sivilin hayatını kaybettiği veya bu saldırılardan etkilendiği görülüyor. Gazze’den Sudan’a, Ukrayna’dan İran’a uzanan çatışmalarda sivillerin hedef alınması ve uluslararası hukukun ihlali yaygınlaşıyor.
Devletler, insan hakları suçlarını görmezden gelerek, kendi materyal çıkarlarına odaklanan politikalar geliştiriyor. Bu bağlamda raporda; diplomasi yerine askerî güce verilen önemin giderek arttığı bir döneme girildiği tespit ediliyor. Artan savunma harcamaları ve zayıflayan uluslararası denetim mekanizmaları, yeni bir silahlanma yarışını tetikliyor. Bu durum, yalnızca mevcut çatışmaları derinleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda daha geniş çaplı savaş risklerini de artırıyor.
Birbirine Bağlı Krizler: İklim, Teknoloji ve Eşitsizlik
Rapor, günümüz krizlerinin birbirinden bağımsız olmadığını özellikle vurguluyor. İklim krizi, teknolojik dönüşüm ve ekonomik eşitsizlikler aynı güç ilişkileri tarafından şekillendiriliyor.
Yeni teknolojiler için gerekli kaynaklara yönelik küresel rekabet, özellikle küresel güneydeki topluluklar üzerinde var olan sömürü ilişkilerini perçinliyor. Aynı zamanda çevre savunucuları ve iklim aktivistleri, devletler ve şirketler tarafından giderek daha fazla hedef alınıyor.
Demokratik gerileme bu eğilimleri hızlandırıyor. Otoriter liderler demokratik denge mekanizmalarını ortadan kaldırarak, haklar ve sürdürülebilirlik bağlamındaki regülasyonların yerine güç ve çıkar ilişkileri üzerinden politikaların geliştirildiği bir anlayışı hakim kılıyor.
Bu çok katmanlı kriz ortamı, en çok zaten kırılgan durumda olan grupları etkiliyor: kadınlar, LGBTQI+ bireyler, göçmenler ve mülteciler.
Umuda Karşı Umut: Küresel Direniş Yükseliyor
Rapora göre bu karanlık tabloya rağmen en belirleyici unsur direnişin kendisi. Dünyanın dört bir yanında insanlar boyun eğmek yerine ses çıkarmayı seçiyor.
Donald Trump dönemindeki otoriter eğilimlere karşı gelişen kitlesel protestolar, bunun en görünür örneklerinden biri. Ancak direniş yalnızca sokaklarda değil; yerel topluluklarda, mahkemelerde ve gündelik hayatın içinde de sürüyor.
Z kuşağı ise bu sürecin en dinamik aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor. Bangladeş’te otoriter yönetimin devrilmesi gibi örnekler, gençlerin politik değişimde oynadığı rolü gösteriyor.
Rapora göre direnişin en önemli özelliği, umudu bir strateji olarak benimsemesi. Umutsuzluğun bilinçli olarak üretildiği bir dönemde, direniş “değişimin mümkün olduğu” fikrini canlı tutuyor.
Toplumsal Cinsiyet Haklarında Gerileme ve Direniş
Birçok devlet kadınların ve LGBTQI+ bireylerin haklarını “aileye ve ulusal değerlere tehdit” söylemiyle hedef alıyor. Özellikle ABD bu konuda hem küresel söylemi şekillendirerek, hem de küresel finansmanı keserek çift yönlü bir etkide bulunuyor. Burkina Faso ve Trinidad ve Tobago eşcinselliği suç saydı; Slovakya ve Birleşik Krallık cinsiyeti biyolojik olarak tanımladı; Macaristan Onur Yürüyüşlerini yasakladı.
Buna karşılık sivil toplum protestolar ve hukuki mücadelelerle direniyor. Güney Afrika’da cinsiyete dayalı şiddet ulusal kriz ilan edildi. Danimarka ve Norveç kürtaj haklarını genişletti. St. Lucia’da eşcinsellik suç olmaktan çıkarıldı. Liechtenstein ve Tayland’da eşit evlilik yasalaştı.
Kadın ve LGBTQI+ hakları son yılların en kapsamlı saldırısıyla karşı karşıya. Ancak aynı zamanda güçlü bir direniş de var.
2025’te Donald Trump’ın imzaladığı kararlar, ikili cinsiyet tanımını vurguladı, LGBTQI+ haklarını geriletti ve küresel ölçekte benzer politikalar için model oluşturdu.
BM verilerine göre dünya, toplumsal cinsiyet eşitliği hedeflerinden ciddi şekilde uzak. 2030’da yüz milyonlarca kadın hâlâ aşırı yoksulluk içinde olacak. Yeni teknolojiler de eşitsizlikleri derinleştiriyor. Yapay zekâ sistemleri ayrımcılığı artırıyor, deepfake teknolojileri kadınlara yönelik istismarı büyütüyor, sosyal medya platformları tacizi engellemekte yetersiz kalıyor. BM Kadının Statüsü Komisyonu toplantılarında bile geri adımlar atıldı ve bazı temel hak referansları metinlerden çıkarıldı.
Ancak direniş sürüyor. Protestolar, Onur yürüyüşleri ve hukuki mücadeleler devam ediyor. Mahkemeler önemli kazanımlar sağlıyor; örneğin bazı ülkelerde zorla evlilik ve kadın sünneti gibi uygulamalara karşı önemli kararlar alındı.
Rapora göre bu süreç, haklara dair bakışımızda bir değişime dikkat çekiyor. Küresel olarak hakların kalıcı olmadığını ve sürekli savunulması gerektiğinin fark edildiği bir süreç betimleniyor. Bu doğrultuda direniş hareketleri çoğalıyor ve büyüyor.
Rapor, Kadın ve LGBTQI+ haklarına yönelik saldırılar aslında daha geniş bir güç mücadelesinin parçası olarak ifade ediliyor. İnsan haklarına ve cinsiyet eşitliğine dair saldırılar, ekonomik kriz ve kutuplaşma ortamında toplumu yönlendirmekte bir araç olarak yorumlanıyor.
Direniş Bir Seçimdir
Yapay zekânın araçsallaştırılması ve iklim eyleminin bilinçli biçimde engellenmesi, birbirinden kopuk krizler değil; aksine elitlerin insan hakları pahasına gücü pekiştirdiği bir siyasal dönemin birbirine bağlı unsurlarıdır.
CIVICUS 2026 raporu, dünyayı şekillendiren temel dinamiğin yalnızca krizler değil, bu krizlere verilen tepkiler olduğunu ortaya koyuyor.
Hakların gerilediği, eşitsizliklerin derinleştiği ve otoriterliğin güç kazandığı bir dönemde bile sivil toplum varlığını sürdürüyor ve etkisini koruyor. Raporun en güçlü mesajı ise şu: Direniş, insanlar umudu seçtiği anda başlar.
