Close Menu
  • Eşitlik
  • Barış ve Güvenlik
  • Siyaset
  • Adalet
  • Emek
  • Kültür-Sanat
  • Ekoloji
  • Bülten Üyeliği
  • Podcast
  • english
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube TikTok Telegram
Hakkımızda
SES Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube TikTok Telegram
  • Eşitlik

    Nafaka Tartışmasının Ötesinde: Boşanma Sonrası Kadın Yoksulluğu ve Sosyal Devletin Sorumluluğu

    8 Haziran 2026

    AYM Süresiz Nafaka Düzenlemesini İptal Etti: Bu Karar Ne Anlama Geliyor?

    7 Haziran 2026

    Kameranın Arkasındaki Eşitsizlik: Spor Fotoğrafçılığında Kadınlar Nerede?

    20 Mayıs 2026

    AB Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Stratejisi 2026-2030: Taahhütler, Yenilikler ve Tartışmalar

    18 Mayıs 2026

    Aile ve Nüfus On Yılı Genelgesi: Kadın Politikası Üzerinden Bir Seçim Kampanyası

    17 Mayıs 2026
  • Barış ve Güvenlik

    Emperyal Dönüşümün Kıskacında Türkiye

    3 Haziran 2026

    Denizde Filistin İçin Direniş: Filistin Özgür Olmadan Kimse Özgür Değildir

    19 Mayıs 2026

    Pınar Selek’ten Yasaklanan Hafızanın Geri Dönüşü:Başkaldırmak

    14 Mayıs 2026

    Levantlı Bir Aktivist’in Hüznü: Batı’nın Yanılgısı ve Ortadoğu’nun Şehrine Sahip Çıkan Kadınları

    23 Mart 2026

    Savaşın Görünmeyen Cephesi: Kadınlar

    19 Mart 2026
  • Siyaset

    Otokratlara Karşı Macaristan’dan Dersler

    5 Haziran 2026

    Emperyal Dönüşümün Kıskacında Türkiye

    3 Haziran 2026

    Anne Hidalgo Sonrası Paris’in Seçimi Ne Olacak?

    17 Mart 2026

    Venezuela Muhalefetinin Kutuplaştırıcı Yüzü: María Corina Machado

    29 Ocak 2026

    Venezuela Krizi: Müdahale, Tepkiler ve Türkiye

    6 Ocak 2026
  • Adalet

    Çıplak Arama İnsan Onurunu Zedeler, Asla Kabul Edilemez

    15 Haziran 2026

    Denizde Filistin İçin Direniş: Filistin Özgür Olmadan Kimse Özgür Değildir

    19 Mayıs 2026

    EŞİK: “Yargı ve Yasama Eliyle Hayatlarımız ve Haklarımız Elimizden Alınıyor”

    11 Şubat 2026

    Pınar Selek:Feminizm Olmadan Faşizmi Aşamayız

    3 Şubat 2025

    AİHM’den Fransa’ya Kınama: Seks Evlilik Yükümlülüğü Değildir

    27 Ocak 2025
  • Emek

    Ankara’daki Öğretmen Eylemlerinde Ne Yaşanıyor? Gözaltılar, Açlık Grevi ve Ayrımcılık

    17 Haziran 2026

    Maden İşçilerinin Yürüyüşü Ankara’ya Ulaştı: Açlık Grevine Başlayan 110 İşçi Gözaltına Alındı

    21 Nisan 2026

    Depo İşçileri Direnişte: Kadın İşçilerden Kadın Örgütlerine Açık Çağrı

    6 Şubat 2026

    Türkiye: Çalışan Kadınlar İçin En Kötü Ülke

    24 Nisan 2025

    DİSK:Greve Çıkalım. Hayatı durduralım.

    9 Mart 2025
  • Kültür-Sanat

    Soft Girl’den Tradwife’a: Estetiğin Ardındaki İdeoloji

    17 Haziran 2026

    “Persepolis’in Ötesinde: Edebiyat, Sinema ve Siyasal Aktivizmle Örülü Bir Kariyer”

    10 Haziran 2026

    Elif Şafak, İngiliz Kraliyet Edebiyat Cemiyeti’nin Yeni Başkanı Seçildi

    11 Aralık 2025

    Dünyaca Ünlü Kemancı Ayla Erduran’ın Ardından

    12 Ocak 2025

    Çin’de Feminist Komedi: “Her Story” ve Kadınların Mücadelesi

    5 Ocak 2025
  • Ekoloji
  • Podcast
  • English
Hakkımızda
SES Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu

Soft Girl’den Tradwife’a: Estetiğin Ardındaki İdeoloji

17 Haziran 2026 Kültür-Sanat
Facebook Twitter WhatsApp Email

Nazi Almanyası’nda, Alman kadınları üzerinde Nazizm ideolojisinin tahakkümünü güçlendirmek amacıyla NS-Frauen-Warte adlı bir propaganda dergisi yayımlanıyordu. Nazi Almanyası’nda resmî olarak yayımlanan tek kadın dergisi olan bu yayın, kadınları ilgilendirdiği düşünülen yemek tarifleri, çocuk bakımı, örgü ve doğal makyaj gibi görünürde “politik olmayan” konular üzerinden okuyucularına hitap ediyordu. Günümüzde benzer bir örüntü sosyal medya aracılığıyla yeniden üretiliyor. Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini teşvik eden; kadının edilgen, itaatkâr ve esas olarak ev içi sorumluluklarla tanımlanması gerektiğini savunan akımlar giderek yaygınlaşıyor.

(Flickr/SportSuburban),

Nazi Almanyası’nda, Alman kadınları üzerinde Nazizm ideolojisinin tahakkümünü güçlendirmek amacıyla NS-Frauen-Warte adlı bir propaganda dergisi yayımlanıyordu. Nazi Almanyası’nda resmî olarak yayımlanan tek kadın dergisi olan bu yayın, kadınları ilgilendirdiği düşünülen yemek tarifleri, çocuk bakımı, örgü ve doğal makyaj gibi görünürde “politik olmayan” konular üzerinden okuyucularına hitap ediyordu. Ancak bu içeriklerin etrafında güçlü bir ideolojik söylem örülüydü. Millete ve ailenin lideri olarak konumlandırılan erkeğin otoritesine bağlılık zorunlu görülürken, kadının en önemli görevinin Alman Ari ırkının devamlılığını sağlamak olduğu öğretiliyordu. Annelik yüceltiliyor, ona kutsal bir anlam atfediliyordu. Kadın ve erkek arasındaki toplumsal roller ise katı bir biçimde birbirinden ayrıştırılıyordu.

Günümüzde benzer bir örüntü sosyal medya aracılığıyla yeniden üretiliyor. Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini teşvik eden; kadının edilgen, itaatkâr ve esas olarak ev içi sorumluluklarla tanımlanması gerektiğini savunan akımlar giderek yaygınlaşıyor. Bu içerikler, çoğu zaman 1650’lerden 1950’lere uzanan belirsiz bir tarihsel dönemi referans alan, nostaljik ve romantize edilmiş bir geçmiş tasavvuru etrafında şekilleniyor. İzleyicilere hayali bir “altın çağ” sunulurken; sade yaşam, aile sıcaklığı ve net toplumsal roller estetik bir ideal olarak pazarlanıyor.

Bu akımlar, takipçilerini çoğunlukla mantıksal ya da etik argümanlarla değil, duygusal bir çekim gücüyle etkiliyor. Özellikle genç kadınlara, iş hayatının ve modern yaşamın yarattığı yorgunluk ve belirsizlikten kurtulmanın yolunun ev hayatına yönelmekten geçtiği mesajı veriliyor. Kadınlık ve erkeklik tanımları yeniden katı sınırlarla çiziliyor; eşitlikçi ve feminist hareketler ise bireyleri “doğal” rollerinden uzaklaştıran zararlı ideolojiler olarak temsil ediliyor.

Bu söylem yalnızca kadınlara değil, erkeklere de hitap ediyor. Erkeklere toplumsal düzen içinde yeniden merkezi bir konum, kadınlara ise bu düzene uydukları takdirde güvenlik ve aidiyet vaat ediliyor. Her iki cinsiyet de, emeğin karşılığının alınabildiği, rollerin açık biçimde tanımlandığı ve toplumsal ilişkilerin daha istikrarlı olduğu varsayılan geçmiş zamanlara özlem duymaya davet ediliyor. Böylece geleneksel kadınlık ve erkeklik içerikleri, yeni kuşakları muhafazakâr ve köktenci değerlerle uyumlu bir yaşam biçimine yönlendirmeye çalışıyor.

Sağ hareketler ve otoriter siyasal iktidarlarla ilişkili gelişen bu akımlar ekonomik güvencesizliklerin ve toplumsal krizlerin derinleştiği dönemlerde daha geniş bir karşılık bulabiliyor. Sosyal medya kanalları aracılığıyla, görünürde politik olmayan içerikler çerçevesinde sunulan bu ideoloji; otoriter değerleri, ataerkil düşünceyi ve hiyerarşik toplumsal düzen anlayışını normalleştiriyor. Hiç var olmamış, hayali ve uyumlu bir geçmişin idealize edilmiş estetiğiyle paketlenen bu içerikler, böylece belirli bir politik ve kültürel ajandanın taşıyıcısı hâline geliyor.

Spiritüel Ambalajda Geleneksel Kadınlık: Divine Femininity

Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreten sosyal medya akımlarından biri de son yıllarda özellikle TikTok ve Instagram’da yaygınlaşan “divine femininity” (ilahi dişillik) hareketi. İlk bakışta kişisel gelişim, öz bakım veya spiritüel farkındalık pratiği gibi görünen bu yaklaşım, temelinde kadın ve erkeklerin doğaları gereği farklı karakter özelliklerine sahip olduğunu öne süren bir cinsiyet özcülüğüne dayanıyor.

Bu anlayışa göre her insanın içinde hem “dişil” hem de “eril” enerji bulunuyor. Dişil enerji sezgisellik, duygu, alıcılık, akışta kalmak ve yumuşaklıkla ilişkilendirilirken; eril enerji üretkenlik, kararlılık, liderlik, hedef odaklılık ve kontrol kavramlarıyla tanımlanıyor. Akımın popüler içerik üreticileri kadınların her iki enerjiyi de kullanabileceğini kabul etseler de, kadın bedeninde baskın olan enerjinin “doğal olarak” dişil enerji olduğunu ve kadınların esas olarak bu yönlerini geliştirmeleri gerektiğini savunuyorlar.

Sosyal medyada milyonlarca görüntülenmeye ulaşan içeriklerde kadınlara ilişkilerinde daha “alıcı” olmaları, hesap ödemek için hamle yapmamaları, sürekli pantolon yerine etek ve elbise tercih etmeleri, güzellik rutinlerine daha fazla zaman ayırmaları ve koruyucu-üretici erkeklere yönelmeleri tavsiye ediliyor. Kadınlığın bir tür stratejik performans olarak sunulduğu bu anlatıda, yeterince “feminen” davranan kadınların hem romantik ilişkilerde hem de kişisel yaşamlarında ödüllendirileceği öngörülüyor.

Kadınların yaşadığı toplumsal sorunlar ve duygusal yorgunluklar, bireysel enerji dengeleri meselesine indirgenerek açıklanıyor. Böylece yapısal eşitsizlikler yerine bireysel dönüşüm reçeteleri öne çıkıyor. Akım kadınların yaşadığı yorgunluğu, korunma ihtiyacını ve aidiyet arayışını görünür kılıyor; ardından da çözüm olarak geleneksel cinsiyet rollerine dönüşü öneriyor. Ancak bu dönüş, baskıcı bir norm olarak değil, bilinçli ve güçlendirici bir tercih olarak sunuluyor. Kadınlara, patriyarkanın yarattığı eşitsizliklerle mücadele etmek yerine onun içinde avantajlı bir konum elde edebilecekleri vaat ediliyor. Yeterince “feminen” davranmaları hâlinde huzur, mutluluk, korunma ve ekonomik güvenceye ulaşabilecekleri söyleniyor.

Bu nedenle eleştirmenler, ilahi dişillik akımını yalnızca zararsız bir öz bakım veya spiritüellik trendi olarak değerlendirmiyor. Onlara göre bu içeriklerin önemli bir bölümü, katı toplumsal cinsiyet rollerini kişisel gelişim diliyle yeniden paketleyerek sunuyor. Kadınlık ve erkeklik belirli biyolojik özelliklere indirgeniyor; bireylerin toplumsal rolleri doğal ve değişmez gerçekler olarak tanımlanıyor. Böylece görünürde bireysel mutluluk vaat eden bir söylem, daha geniş ölçekte geleneksel ve hiyerarşik toplumsal düzen anlayışlarını yeniden üretmeye hizmet edebiliyor.

Soft Girl: Bakımlı, Sakin ve Bağımlı mı?

Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreten sosyal medya akımlarından biri de son yıllarda giderek görünür hâle gelen “soft girl” trendi. Kelime anlamıyla “yumuşak kız” olarak çevrilebilecek bu akım, kadınları yoğun çalışma temposundan, kariyer hırsından ve rekabetçi yaşam biçiminden uzaklaşmaya; bunun yerine güzelliğe, öz bakıma, romantik ilişkilere ve aile yaşamına öncelik vermeye teşvik ediyor.

Soft girl estetiği genellikle pastel renkler, sakin yaşam rutinleri, cilt bakım videoları, kahve eşliğinde geçirilen yavaş sabahlar ve feminen moda tercihleriyle özdeşleşiyor. Ancak bu akım yalnızca estetik bir tercihten ibaret değil. İçeriklerin önemli bir bölümünde kadınlara kariyer hedeflerini ikinci plana atmaları, hayatın ekonomik yükünü erkek partnerleriyle paylaşmaları ya da tamamen onların üstlenmesine izin vermeleri tavsiye ediliyor.

Araştırmacılar, bu tür yaşam tarzı içeriklerinin bazen daha muhafazakâr ve hatta aşırı sağ ideolojiler için bir giriş kapısı işlevi görebildiğine dikkat çekiyor. Özellikle kadın influencerlar, sosyal medyanın estetik ve duygusal anlatım araçlarını kullanarak belirli dünya görüşlerini daha kabul edilebilir ve çekici gösterebiliyor. Geleneksel kadınlık idealleri, güzellik tavsiyeleri, ilişki önerileri ve günlük yaşam içerikleriyle harmanlanarak sunulduğunda, bu mesajlar açık siyasi propagandadan çok daha geniş kitlelere ulaşabiliyor.

Akım ekonomik bağımlılığı ve geleneksel cinsiyet rollerini romantize eden bir anlatıyı da yeniden dolaşıma sokuyor. Yumuşaklık, dinginlik ve huzur vaat eden bu içerikler, çoğu zaman kadınların özgürleşmesini değil, belirli toplumsal rollere geri dönüşünü teşvik eden bir çerçeve içinde şekilleniyor. Benzer değerler daha açık bir biçimde tradwife hareketinde karşımıza çıkmaktadır.

Mutfaktan İdeolojiye: Tradwife Hareketi

Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreten sosyal medya akımları arasında en görünür olanlardan biri kuşkusuz “tradwife” hareketi. “Traditional wife” (geleneksel eş) ifadesinin kısaltması olan bu kavram, sosyal medyada ev içi yaşamlarını paylaşan kadın influencerlar aracılığıyla yaygınlaşıyor. Videolarda genellikle ev temizliği, çocuk bakımı, sıfırdan ekmek ve yemek yapımı, bahçecilik, ev üretimi ve aile yaşamı gibi faaliyetler öne çıkarılıyor. İlk bakışta sakin ve estetik bir yaşam tarzı paylaşımı gibi görünen bu içerikler, çoğu zaman daha kapsamlı bir toplumsal ve ideolojik çerçeveyle birlikte sunuluyor.

Pek çok kişi tradwife içeriklerine yemek tarifleri, dekorasyon önerileri veya ebeveynlik tavsiyeleri aracılığıyla ulaşıyor. Bu içerikler geniş bir kitleye hitap edebilecek kadar gündelik ve zararsız görünüyor. Ancak birçok tradwife hesabında kadınların kocalarına itaat etmesi gerektiği, ev dışında çalışmamalarının daha uygun olduğu, doğum kontrolünün veya feminist hareketlerin aile yapısını zayıflattığı gibi görüşler de yer alıyor. Bazı içerik üreticileri kadınların yaşadığı yalnızlık, depresyon ve kaygının temel sebebinin feminizm olduğunu öne sürüyor; çözüm olarak ise geleneksel kadınlık rollerine dönüşü öneriyor.

Tradwife hareketinin merkezinde, kadınların esas rollerinin eşlik, annelik ve ev içi bakım emeği olduğu fikri yer alıyor.  Birçok içerik üreticisi kadınların iş hayatında yükselmeye çalışmak yerine evlerine, çocuklarına ve eşlerine odaklanmaları gerektiğini savunuyor. Bazıları bunu kişisel bir tercih olarak sunarken, bazıları ise kadın ve erkeklerin Tanrı tarafından farklı roller için yaratıldığını ileri sürerek bu yaşam tarzını ahlaki ve dini bir zorunluluk olarak temellendiriyor. Bu anlatıda ideal eş, kocasının liderliğini kabul eden, aileyi merkeze alan ve kamusal başarı yerine ev içindeki görevlerinde tatmin bulan kadın figürü olarak resmediliyor.

Tradwife içeriklerinde sıklıkla 1950’lerin “mutlu ev kadını” imgesi, kırsal yaşam estetiği ve cottagecore olarak bilinen pastoral görsellik kullanılıyor. Çiçek desenli elbiseler, el yapımı ekmekler, bahçede geçirilen huzurlu öğleden sonraları ve kalabalık aile sofraları bu dünyanın temel görsel öğelerini oluşturuyor. Ancak burada sunulan geçmiş, tarihsel gerçeklikten çok romantize edilmiş bir fanteziyi andırıyor. Teolog Emily McGowin’in de belirttiği gibi tradwife hareketi, herkesin yerini ve rolünü bildiği varsayılan mitik bir geçmişe özlem duyuyor.  Oysa idealize edilen bu dönemlerde kadınların mülkiyet hakları, ekonomik bağımsızlıkları, siyasal temsilleri ve üreme hakları son derece sınırlıydı.

Bu nedenle tradwife söylemi yalnızca geçmişi hatırlamıyor; aynı zamanda onu yeniden kurguluyor. Tarihin karmaşıklığı, sınıfsal farklılıklar, kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler ve görünmeyen ev içi emek büyük ölçüde siliniyor. Geriye ise huzurlu, uyumlu ve çatışmasız bir aile tablosu kalıyor. Tıpkı giriş bölümünde ele alınan diğer akımlarda olduğu gibi burada da hayali bir geçmiş, günümüzün sorunlarına çözüm olarak sunuluyor.

Bu söylemler çoğu zaman dini referanslarla destekleniyor. Özellikle muhafazakâr Hristiyan çevrelerde kadınların temel görevinin Tanrı’nın ve kocalarının rehberliğini takip etmek olduğu fikri sıkça vurgulanıyor. Kadın ve erkek eşit olmayan değil, farklı varlıklar olarak tanımlanıyor; ancak bu farklılıklar kadınları bakım ve itaat, erkekleri ise liderlik ve geçim sağlama rollerine yerleştiriyor. Böylece toplumsal cinsiyet rolleri tarihsel ve toplumsal süreçlerin ürünü olmaktan çıkarılıp ilahi bir düzenin parçası olarak sunuluyor.

Tradwife içerikleri çoğunlukla modern çalışma hayatını, kariyer yarışını ve tüketim kültürünü eleştiriyor. Birçok içerik üreticisi, kadınların aslında kariyer değil ev yaşamı istediğini, modern toplumun onları doğal rollerinden uzaklaştırdığını öne sürüyor. Ancak aynı zamanda bu içeriklerin üreticileri sosyal medyada son derece başarılı girişimciler olarak faaliyet gösteriyor. Çevrim içi kurslar satıyor, kitap yayımlıyor, danışmanlık hizmetleri veriyor, reklam anlaşmaları yapıyor ve kişisel markalar oluşturuyorlar. Reddettiklerini iddia ettikleri dünyanın araçları sayesinde görünürlük ve gelir elde ediyorlar.

Günümüzün ekonomik ve toplumsal belirsizlikleri içinde yaşayan insanlara sade, düzenli ve anlamlı görünen bir dünya sunuyor. Ancak bu dünyanın merkezinde yalnızca ev yapımı ekmekler, çiçekli elbiseler ve huzurlu aile sofraları yok. Aynı zamanda kadınların ekonomik bağımsızlığını, toplumsal eşitlik taleplerini ve modern feminist kazanımları sorgulayan bir ideolojik çerçeve de bulunuyor. Bu nedenle tradwife fenomeni, yalnızca bir yaşam tarzı trendi olarak değil, sosyal medya çağında geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretilmesinin en görünür örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Modern Anksiyete ve Geleneksel Rollerin Cazibesi

Divine femininity, soft girl ve tradwife gibi akımlarının yükselişini anlamak için, onların hitap ettiği toplumsal koşullara da bakmak gerekir. Çünkü söz konusu içerikler çoğu zaman hayali çözümler sunsalar da, temas ettikleri sorunlar oldukça gerçek.

Özellikle genç kuşaklar uzun çalışma saatleri, ekonomik güvencesizlik, artan yaşam maliyetleri ve sürekli başarı baskısı altında büyüdü. Sosyal medya, kişisel gelişim kültürü ve “hustle culture” olarak adlandırılan durmaksızın çalışma kültürü, bireylere sürekli daha üretken, daha başarılı ve daha rekabetçi olmaları gerektiğini telkin ediyor. Bu durum birçok genç insan için kronik stres, anksiyete ve tükenmişlik duygularını beraberinde getiriyor.

Kadınlar açısından bu baskılar daha da karmaşık bir hâl alıyor. Geçtiğimiz elli yılda kadınların eğitim ve iş hayatına katılımı önemli ölçüde arttı. Ancak ev içi emek ve bakım sorumlulukları aynı hızla yeniden dağıtılmadı. Sosyolog Arlie Hochschild’in yıllar önce “ikinci vardiya” olarak tanımladığı durum büyük ölçüde devam ediyor: Kadınlar ücretli işlerinden çıktıktan sonra evde çocuk bakımı, temizlik, yemek, yaşlı bakımı ve duygusal emek gibi görünmeyen sorumlulukları üstlenmeye devam ediyor. Böylece birçok kadın için mesai saati işyerinde bitmiyor; yalnızca mekân değiştiriyor.

Popüler kültür kadınlara “her şeyi yapabileceklerini” söylerken, gündelik hayat çoğu zaman “her şeyi yapmak zorunda olduklarını” gösteriyordu. Kariyer yapmak, ekonomik bağımsızlığını korumak, iyi bir anne olmak, fiziksel görünümünü sürdürmek ve duygusal ilişkileri yönetmek aynı anda yerine getirilmesi gereken görevler hâline geldi.

Bu nedenle birçok kadının yaşadığı tükenmişliğin nedeni eşitlik fikrinin kendisi değil; eşitliğin hâlâ tam olarak gerçekleşmemiş olmasıdır. Ücretli emek, bakım emeği ve ev içi sorumluluklar arasındaki yük paylaşımı büyük ölçüde eşitsiz kalmaya devam etmektedir. Üstelik birçok ülkede çocuk bakım hizmetleri, sosyal destek mekanizmaları ve kamusal bakım hizmetleri de giderek zayıflamaktadır. Devletin geri çekildiği alanlarda bakım yükü yeniden aileye, aile içinde ise çoğunlukla kadınlara devredilmektedir.

Tam da bu noktada divine femininity, soft girl ve tradwife gibi akımlar devreye giriyor. Bu içerikler, tükenmişlik yaşayan kadınlara daha yavaş, daha sakin ve daha anlamlı görünen bir yaşam vaadi sunuyor. Sürekli performans göstermek zorunda olmadıkları, rekabet etmek yerine bakım gördükleri, ekonomik ve duygusal sorumlulukların bir kısmını başka birinin üstlendiği bir hayat tahayyülü yaratıyorlar. Kariyer basamaklarını tırmanmak yerine evde ekmek yapmak, çocuk yetiştirmek ya da “dişil enerjiye” yönelmek, bazı takipçiler için modern yaşamın baskılarından kurtulmanın bir yolu gibi görünebiliyor.

Bu akımların önerdiği çözüm, tükenmişliğin kaynağı olan toplumsal ve ekonomik koşulları dönüştürmek yerine, bireyleri bu koşullara uyum sağlamaya çağırıyor. Yükün adil paylaşılmasını talep etmek yerine kadınların eve dönmesini; bakım hizmetlerinin güçlendirilmesini istemek yerine kadınların “doğal rollerini” benimsemesini; güvencesiz çalışma koşullarını sorgulamak yerine modern yaşamdan geri çekilmeyi öneriyor. Böylece yapısal sorunlar kişisel tercihlere ve bireysel yaşam tarzlarına indirgenmiş oluyor.

Bu nedenle geleneksel kadınlık akımlarının yükselişi, yalnızca kültürel bir eğilim değil; aynı zamanda günümüz kapitalizminin yarattığı bakım krizinin, yaygın tükenmişliğin ve geleceğe dair güvensizlik hissinin de bir yansıması olarak okunabilir. Ancak bu akımlar yalnızca bireysel bir kaçış hayali sunmakla kalmaz. Tükenmişlik, bakım krizi ve ekonomik güvencesizlik gibi gerçek sorunları belirli politik sonuçlara yönlendiren bir ideolojik çerçeve de üretirler.

Bu ilişki çoğu zaman dolaylı biçimde kuruluyor.  Görünürde apolitik içeriklerin arka planında belirli bir dünya görüşü bulunuyor. Özellikle tradwife çevrelerinde kadınların kamusal alandaki konumu, ekonomik bağımsızlığı ve kariyer hedefleri sıklıkla sorgulanıyor. Bu söyleme göre modern kadınlık, kadınları doğal rollerinden uzaklaştırmış; onları rekabetçi çalışma hayatına, sürekli performans baskısına ve aileden kopuk bir yaşama itmiştir. Kadınların iş hayatına katılımı, cinsel özgürlük, doğum kontrolü ve boşanma hakkı gibi feminist kazanımlar; toplumsal düzeni bozan gelişmeler olarak çerçevelenebilir.

Bu anlatının önemli bir boyutu da kadınların modern dünyaya ilişkin gerçek korkularını kullanmasıdır. Kadınların cinsel nesneleştirilme, şiddet ve güvensizlik deneyimleri gerçek toplumsal sorunlardır. Tradwife ve benzeri çevreler ise bu sorunların kaynağını çoğu zaman modernlikte, cinsel özgürleşmede ve feminist değişimlerde arar. Buna karşılık evlilik, iffet, annelik ve geleneksel aile yaşamını bir güvenlik alanı olarak sunar.

Bu nedenle tradwife söylemleri kadınlık ve erkeklik tanımlarını yeniden kuran politik bir projeye dönüşebilir. Bu hareket, kadınların ne olması gerektiğine dair belirli bir model önerir: kadın eş, anne ve bakım veren kişi olarak tanımlanırken; erkek lider, koruyucu ve ekonomik sağlayıcı rolüne yerleştirilir. Böylece kamusal alan erkeklere, özel alan ise kadınlara ait kabul edilen geleneksel bir iş bölümü yeniden üretilir. Patriyarka yalnızca bireysel ilişkilerdeki bir tutum değil; ekonomik, siyasal ve toplumsal kurumları şekillendiren bir güç ilişkisi biçimidir. Tradwife söylemlerinde ise bu güç ilişkileri çoğu zaman eşitsizlik olarak değil, kadın ve erkek arasındaki doğal uyum olarak sunulur. Kadın ve erkek eşit olmayan değil, “farklı görevleri olan” varlıklar olarak tanımlanır. Ancak bu farklılık söylemi, pratikte erkeklerin sosyal ve politik güç sahibi olduğu, kadınların ise bakım ve aile sorumluluklarına yönlendirildiği bir düzeni destekler.

Uzun yıllar boyunca dijital aşırı sağ büyük ölçüde erkek egemen bir alan olarak görüldü. Beyaz milliyetçi hareketler, incel toplulukları ve kadın düşmanı çevreler kadınları dışlayan bir kültür üretmişti. Ancak hareket içerisindeki bazı aktörler zamanla bunun önemli bir siyasi sorun olduğunu fark etti. 2016 yılında İsveçli milliyetçi içerik üreticisi Marcus Follin’in yayımladığı “The Women Question” başlıklı video bunun dikkat çekici örneklerinden biriydi. Follin, takipçilerine açık kadın düşmanlığını azaltmaları ve daha fazla kadını harekete çekebilecek stratejiler geliştirmeleri çağrısında bulunuyordu. Çünkü siyasi başarı için kadın desteğinin zorunlu olduğunu düşünüyordu.

Araştırmacı Eviane Leidig’e göre kadın influencerlar günümüzde aşırı sağ hareketlerin meşrulaştırılmasında ve yeni kitlelere ulaşmasında kritik bir rol oynuyor. Sosyal medyanın estetik ve duygusal araçlarını kullanarak radikal fikirleri daha kabul edilebilir hâle getiriyorlar. Bir araştırmasında görüştüğü eski bir takipçinin sözleri bunu açık biçimde özetliyor: “Kadınları olmayan bir hareket başarısız olmaya mahkûmdur.”

Bu nedenle son yıllarda aşırı sağın kadın yüzü giderek daha görünür hâle geldi. Kırmızı rujlu anneler, vintage elbiseler giyen ev kadınları, aile yaşamı üzerine içerik üreten influencerlar ve “geleneksel kadınlık” savunucuları, geçmişte doğrudan siyasi propaganda aracılığıyla ulaşılamayacak kitlelere ulaşabiliyor. Bu hesaplar bazen evlilik tavsiyeleri, bazen ebeveynlik önerileri, bazen de güzellik içerikleri arasında ırkçı, milliyetçi veya aşırı muhafazakâr fikirleri dolaşıma sokabiliyor. Aşırı feminen estetik, ideolojinin sert yönlerini görünmez kılan bir ambalaj işlevi görüyor.

Bu içeriklerin merkezindeki fikirlerden biri de kadınların değerinin öncelikle hizmet etme kapasitesinden geldiği düşüncesi. Kadın iyi bir eş, iyi bir anne ve kültürel mirasın taşıyıcısı olarak tanımlanıyor. Özellikle aşırı sağ çevrelerde annelik yalnızca bireysel bir tercih değil, ulusun, kültürün veya “ırkın” devamlılığını sağlayan politik bir görev olarak da sunuluyor. Bu nedenle bazı tradwife çevreleri yüksek doğum oranlarını teşvik ediyor, doğum kontrolünü reddediyor ve kadınların temel sorumluluğunu çocuk yetiştirmek olarak tanımlıyor.

Bu noktada söz konusu akımlar ile otoriter siyaset arasındaki ilişki daha görünür hâle geliyor. Otoriter ideolojiler genellikle toplumu doğal ve değişmez hiyerarşiler üzerinden düşünür. Güçlü liderler, güçlü aileler ve net toplumsal roller istikrarın temel şartları olarak görülür. Divine femininity, soft girl ve tradwife akımlarında karşımıza çıkan biyolojik özcülük de benzer bir mantıkla işler. Kadın ve erkek arasındaki toplumsal roller tarihsel ve siyasi süreçlerin sonucu olarak değil, doğanın veya Tanrı’nın değişmez yasaları olarak sunulur.

Böylece toplumsal eşitsizlikler sorgulanabilir politik meseleler olmaktan çıkar ve doğal gerçeklikler hâline gelir. Eğer erkeklerin lider, kadınların ise takipçi olması biyolojik bir zorunluluksa, eşitlik talepleri de anlamsız görünmeye başlar. Eğer kadınların temel görevi annelikse, ekonomik bağımsızlık veya siyasal temsil talepleri ikincil hâle gelir. Toplumsal değişim fikrinin yerini toplumsal düzene uyum sağlama fikri alır.

Bu nedenle söz konusu akımlar yalnızca belirli bir kadınlık idealini değil, belirli bir toplumsal düzen tasavvurunu da yaygınlaştırıyor. Bu tasavvurda hiyerarşi eşitliğin önüne geçiyor, otorite özgürlüğe tercih ediliyor ve toplumsal sorunların çözümü daha demokratik kurumlarda ya da daha güçlü sosyal politikalarda değil, geçmişe ait olduğu varsayılan geleneksel rollerin yeniden tesis edilmesinde aranıyor.

Feminizmden Feminenliğe

Tradwife, divine femininity ve benzeri akımların ortak paydalarından biri feminizme yönelik eleştirileridir. Her ne kadar içerik üreticileri farklı siyasi pozisyonlarda bulunsalar da, çoğu feminizmi kadınların özgürleşmesini sağlayan bir hareketten çok, modern toplumun sorunlarının başlıca nedenlerinden biri olarak sunar. Bu anlatıya göre feminizm kadınları ailelerinden, annelikten ve “doğal” rollerinden uzaklaştırmıştır. Kadınların iş gücüne katılımı ve ekonomik bağımsızlığı özgürleşme olarak değil, kadınları istemedikleri bir rekabet ortamına sürükleyen bir süreç olarak değerlendirilir.

Feminist hareketin erkekliği baskıladığı, erkekleri aile içindeki geleneksel rollerinden mahrum bıraktığı ve kadınlarla erkekler arasındaki “doğal uyumu” zedelediği savunulur. Bazı içerik üreticileri dördüncü dalga feminizmi erkek düşmanlığıyla özdeşleştirirken, toplumsal cinsiyet eşitliği taleplerini kadın üstünlüğü kurma girişimi olarak yorumlar.

Bu nedenle tradwife topluluklarında sıkça karşılaşılan sloganlardan biri “feminist değil, feminen” olmaktır. Feminizm yerine kadınlığın, bağımsızlık yerine eşliğin, kariyer yerine anneliğin ve ev içi yaşamın yüceltildiği bir kadınlık anlayışı öne çıkarılır. Pek çok içerik üreticisi kendi hikâyesini de bir tür “uyanış” anlatısı olarak sunar: Bir zamanlar feminist olduklarını, ancak sonradan gerçek mutluluğu geleneksel kadınlık rollerinde bulduklarını anlatırlar. “Feminizmden feminenliğe” geçiş, bu çevrelerde kişisel bir dönüşüm ve hakikati keşfetme hikâyesi olarak kurgulanır.

Kadınların karşı karşıya olduğu eşitsizlikleri, bakım yükünü veya ekonomik güvencesizliği yapısal sorunlar olarak ele almak yerine, bunların nedeni feminizm ve toplumsal değişim olarak gösterilir. Böylece çözüm de daha fazla eşitlikte değil, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine dönüşte aranır. Bu nedenle anti-feminizm, söz konusu akımlar için yalnızca bir görüş değil, bütün ideolojik çerçeveyi bir arada tutan temel unsurlardan biri hâline gelir.

Kaynakça

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/603406

https://theconversation.com/female-lifestyle-influencers-are-changing-the-face-of-the-far-right-podcast-221239

https://www.nytimes.com/2018/06/01/opinion/sunday/tradwives-women-alt-right.html,

https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/08912416241246273

https://theconversation.com/far-right-tradwives-see-feminism-as-evil-their-lifestyles-push-back-against-the-lie-of-equality-219000

https://theconversation.com/tradwives-the-women-looking-for-a-simpler-past-but-grounded-in-the-neoliberal-present-130968

https://theconversation.com/sourdough-and-submission-in-the-name-of-god-how-tradwife-content-fuses-femininity-with-anti-feminist-ideas-263096

https://www.teenvogue.com/story/how-trad-wives-help-spread-christian-nationalism

https://www.teenvogue.com/story/divine-feminine-advice-on-tiktok

https://theconversation.com/trad-wives-hearken-back-to-an-imagined-past-of-white-christian-womanhood-239999

İlgili Makaleler

“Persepolis’in Ötesinde: Edebiyat, Sinema ve Siyasal Aktivizmle Örülü Bir Kariyer”

10 Haziran 2026

Elif Şafak, İngiliz Kraliyet Edebiyat Cemiyeti’nin Yeni Başkanı Seçildi

11 Aralık 2025

Dünyaca Ünlü Kemancı Ayla Erduran’ın Ardından

12 Ocak 2025

Çin’de Feminist Komedi: “Her Story” ve Kadınların Mücadelesi

5 Ocak 2025

Comments are closed.

© 2026 Her Hakkı Saklıdır.
  • Eşitlik

    Nafaka Tartışmasının Ötesinde: Boşanma Sonrası Kadın Yoksulluğu ve Sosyal Devletin Sorumluluğu

    8 Haziran 2026

    AYM Süresiz Nafaka Düzenlemesini İptal Etti: Bu Karar Ne Anlama Geliyor?

    7 Haziran 2026

    Kameranın Arkasındaki Eşitsizlik: Spor Fotoğrafçılığında Kadınlar Nerede?

    20 Mayıs 2026

    AB Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Stratejisi 2026-2030: Taahhütler, Yenilikler ve Tartışmalar

    18 Mayıs 2026

    Aile ve Nüfus On Yılı Genelgesi: Kadın Politikası Üzerinden Bir Seçim Kampanyası

    17 Mayıs 2026
  • Barış ve Güvenlik

    Emperyal Dönüşümün Kıskacında Türkiye

    3 Haziran 2026

    Denizde Filistin İçin Direniş: Filistin Özgür Olmadan Kimse Özgür Değildir

    19 Mayıs 2026

    Pınar Selek’ten Yasaklanan Hafızanın Geri Dönüşü:Başkaldırmak

    14 Mayıs 2026

    Levantlı Bir Aktivist’in Hüznü: Batı’nın Yanılgısı ve Ortadoğu’nun Şehrine Sahip Çıkan Kadınları

    23 Mart 2026

    Savaşın Görünmeyen Cephesi: Kadınlar

    19 Mart 2026
  • Siyaset

    Otokratlara Karşı Macaristan’dan Dersler

    5 Haziran 2026

    Emperyal Dönüşümün Kıskacında Türkiye

    3 Haziran 2026

    Anne Hidalgo Sonrası Paris’in Seçimi Ne Olacak?

    17 Mart 2026

    Venezuela Muhalefetinin Kutuplaştırıcı Yüzü: María Corina Machado

    29 Ocak 2026

    Venezuela Krizi: Müdahale, Tepkiler ve Türkiye

    6 Ocak 2026
  • Adalet

    Çıplak Arama İnsan Onurunu Zedeler, Asla Kabul Edilemez

    15 Haziran 2026

    Denizde Filistin İçin Direniş: Filistin Özgür Olmadan Kimse Özgür Değildir

    19 Mayıs 2026

    EŞİK: “Yargı ve Yasama Eliyle Hayatlarımız ve Haklarımız Elimizden Alınıyor”

    11 Şubat 2026

    Pınar Selek:Feminizm Olmadan Faşizmi Aşamayız

    3 Şubat 2025

    AİHM’den Fransa’ya Kınama: Seks Evlilik Yükümlülüğü Değildir

    27 Ocak 2025
  • Emek

    Ankara’daki Öğretmen Eylemlerinde Ne Yaşanıyor? Gözaltılar, Açlık Grevi ve Ayrımcılık

    17 Haziran 2026

    Maden İşçilerinin Yürüyüşü Ankara’ya Ulaştı: Açlık Grevine Başlayan 110 İşçi Gözaltına Alındı

    21 Nisan 2026

    Depo İşçileri Direnişte: Kadın İşçilerden Kadın Örgütlerine Açık Çağrı

    6 Şubat 2026

    Türkiye: Çalışan Kadınlar İçin En Kötü Ülke

    24 Nisan 2025

    DİSK:Greve Çıkalım. Hayatı durduralım.

    9 Mart 2025
  • Kültür-Sanat

    Soft Girl’den Tradwife’a: Estetiğin Ardındaki İdeoloji

    17 Haziran 2026

    “Persepolis’in Ötesinde: Edebiyat, Sinema ve Siyasal Aktivizmle Örülü Bir Kariyer”

    10 Haziran 2026

    Elif Şafak, İngiliz Kraliyet Edebiyat Cemiyeti’nin Yeni Başkanı Seçildi

    11 Aralık 2025

    Dünyaca Ünlü Kemancı Ayla Erduran’ın Ardından

    12 Ocak 2025

    Çin’de Feminist Komedi: “Her Story” ve Kadınların Mücadelesi

    5 Ocak 2025
  • Ekoloji
  • Podcast
  • English

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.