Avrupa bir kez daha rekor sıcaklıklarla geçen bir yaz yaşarken, iklim değişikliğiyle nasıl mücadele edilmesi gerektiğine ilişkin tartışmalar yoğunlaştı. Bilim insanları sera gazı emisyonlarının azaltılmasının aciliyetini vurgulamaya devam ederken, siyasal iktisat alanındaki giderek büyüyen bir tartışma, iklim eyleminin önündeki en büyük engelin teknolojik ya da ekonomik değil, siyasi olabileceğine işaret ediyor.

Aidan Regan, Hanna Schwander, Cyril Benoît ve Tim Vlandas tarafından yapılan yakın tarihli bir analiz, iklim politikasının emisyonlara, ekonomik modellere ve karbonsuzlaşma stratejilerine büyük ölçüde odaklandığını, ancak kritik bir soruya çok daha az önem verdiğini savunuyor: İddialı iklim politikaları demokratik siyasetin koşulları altında varlığını sürdürebilir mi?
Makale, Joseph Stiglitz, Thomas Piketty, Jayati Ghosh, Kate Raworth ve Jason Hickel gibi önde gelen ekonomistlerin geliştirdiği ve ekonomik büyümenin modern ekonomilerin temel örgütleyici ilkesi olmaktan çıkarılmasını savunan bir yol haritasına yanıt niteliğinde. Yazarlar, raporun iklim değişikliği ve eşitsizlik konusundaki güçlü teşhisini kabul etmekle birlikte, önerilen çözümlerin seçim siyasetinin gerçeklerini göz ardı ettiğini ileri sürüyor.
İklim Politikasının Ardındaki Siyasi Sorun
Yazarlara göre hükümetler iklim politikalarını kamuoyundan bağımsız şekilde uygulayamaz. Demokratik liderlerin sürekli olarak seçmen desteğini koruması gerektiğinden, siyasi meşruiyet çevresel hedefler kadar önemli hale geliyor.
Ekonomik büyüme, onlara göre yalnızca refahın bir göstergesi değildir. Vergi gelirlerinin temelini oluşturur, sosyal refah sistemlerini finanse eder, kamu yatırımlarını destekler ve finansal piyasalara güven verir. Daha da önemlisi, hükümetlerin toplumsal gruplar arasında önemli bir yeniden dağıtım yapmadan yaşam standartlarının iyileşeceği yönünde vaatlerde bulunmasına olanak sağlar.
Ancak ekonomik büyüme yavaşladığında siyaset de değişir. Artan refahı paylaşmak yerine hükümetler, maliyetlerin kim tarafından üstlenileceğine karar vermek zorunda kalır. Yazarlar, seçmenlerin ekonomik durgunluk dönemlerinde hükümetleri düzenli olarak cezalandırdığını ve bu nedenle ekonomik daralmayı bilinçli biçimde hedeflemenin siyasi açıdan son derece zor olduğunu savunuyor.
Degrowth Seçimleri Kazanabilir mi?
Makale, tüketimin azaltılması gerektiğine ilişkin çevresel gerekçeye itiraz etmekten ziyade, degrowth’un (küçülme/ekonomik küçülme) gerçekçi biçimde bir seçim programına dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguluyor.
Yazarlar, konferansların ve akademik tartışmaların post-growth (büyüme sonrası) fikirlerine yönelik desteği artırmış olmasına rağmen, hiçbir büyük demokratik hükümetin bilinçli ekonomik daralmayı merkeze alan bir programla başarılı bir seçim kampanyası yürütmediğine dikkat çekiyor.
Onlara göre bu durum, degrowth yaklaşımının temel zayıflığını ortaya koyuyor: sorun çevresel mantığında değil, siyasi uygulanabilirliğinde.
Endişe şu ki, yaşam standartlarını düşürdüğü düşünülen iklim politikaları, çevresel eylemi sıradan insanlara dayatılan bir elit projesi olarak sunan siyasi hareketleri güçlendirebilir.
Fransa’dan Dersler
Yazarlar bu zorluğu göstermek için Fransa’da 2018 yılında gerçekleşen sarı yelekliler (gilets jaunes) protestolarını yeniden ele alıyor.
Hükümetin, kısmen çevresel amaçlarla uygulamaya koyduğu akaryakıt vergisi artışı geniş çaplı protestolara yol açmış ve sonunda hükümeti politikayı geri çekmeye zorlamıştı. Eleştirmenler söz konusu önlemin düşük gelirli haneleri orantısız biçimde etkilediğine dikkat çekerken, bu olay kötü tasarlanmış iklim politikalarının nasıl siyasi tepkiye yol açabileceğini gösterdi.
Yazarlara göre buradan çıkarılması gereken sonuç iklim eyleminden vazgeçmek değil, iklim politikalarını kamu desteğini koruyacak şekilde tasarlamaktır.
Farklı Bir Vizyon: “Zenginler İçin Degrowth”
Yazarlar, büyümeyi tamamen reddetmek yerine, daha siyasi açıdan uygulanabilir bir alternatif öneriyor: aşırı tüketimin en zengin haneler tarafından gerçekleştirilmesine odaklanmak ve toplumun geri kalanının yeşil ekonomik dönüşümden faydalanmasını sağlamak.
Onlara göre yüksek gelirli tüketiciler, yaşam tarzlarının orantısız derecede yüksek karbon emisyonlarına yol açması nedeniyle dönüşümün daha büyük bir bölümünün maliyetini üstlenmelidir.
Bununla birlikte iklim politikaları, toplumun büyük çoğunluğuna güvenceli istihdam, kamu yatırımları, sanayi politikası ve genişletilmiş kamu hizmetleri yoluyla somut kazanımlar sağlamalıdır.
Bu yaklaşımda karbonsuzlaşma, fedakârlıkla değil; daha iyi işlerle, daha gelişmiş altyapıyla ve daha fazla ekonomik güvenceyle ilişkilendirilir.
Devlet Kapasitesinin Yeniden İnşa Edilmesi
Makale ayrıca ekonomik dönüşümü yönlendirebilecek güçlü devlet kurumlarının yeniden oluşturulmasının önemini vurguluyor.
Yazarlar, yalnızca piyasa teşviklerine veya karbon fiyatlandırmasına dayanmak yerine, temiz sektörlere geçişi hızlandırmak için daha güçlü sanayi politikaları, kamu yatırım bankaları ve uzun vadeli planlama öneriyor.
Savaş sonrası Fransa, Japonya ve Danimarka gibi tarihsel örnekler, demokratik devletlerin aktif sanayi politikasını ekonomik büyümeyle birleştirebildiğine dair kanıtlar olarak sunuluyor. Yazarlara göre benzer stratejiler, iklim dönüşümünün bir sonraki aşamasının temelini oluşturabilir.
Ekonominin Ötesinde İklim Siyaseti
Sonuç olarak makale, iklim tartışmalarının büyük ölçüde bilimsel kanıtlara ve ekonomik modellere odaklandığını, ancak demokratik siyasetin rolünü yeterince dikkate almadığını savunuyor.
Yazarlara göre başarılı bir iklim politikası, yalnızca teknik açıdan en uygun politika önerilerine dayanmak yerine geniş seçim koalisyonları oluşturmalıdır. Kamu desteği olmadan, en iddialı çevre programları bile siyasi açıdan sürdürülemez hale gelebilir.
Hükümetler net sıfır emisyona ulaşmanın yollarını ararken, tartışma giderek yalnızca hangi politikaların gerekli olduğu sorusundan değil, aynı zamanda hangi politikaların vatandaşlar tarafından desteklenmeye hazır olduğu sorusundan da oluşuyor.
Bu metin, Aidan Regan, Hanna Schwander, Cyril Benoît ve Tim Vlandas’ın LSE EUROPP blogunda yayımlanan “The challenge with climate action is not about the maths – it is about the politics” başlıklı yazısında ortaya koydukları argümanlara dayanmaktadır.
