Paris’in yoksul banliyölerinde başlayan lise öğrenci protestoları, Fransa’nın dört bir yanına yayılan ve farklı toplumsal kesimleri kapsayan bir eylemselliğe dönüştü. Sciences Po Toulouse’da araştırmalarını sürdüren akademisyen Canan Özbey Gül eylemlerden izlenimlerini yazdı.

Fransa’da liselilerin başlattığı eylemler 20 Ekim itibariyle dördüncü haftasına girdi. Hareketin ilk somut çıkış noktası 17 Eylül’de Créteil’deki Saint-Exupéry Lisesi’nde gerçekleşmişti. O günden bu yana hareket epey ivme kazandı ve çeşitli toplumsal hareketlerden, üniversitelilerden ve sendikalardan destek görerek ülke çapına yayıldı. Liselilerin temel talepleri aslında son derece haklı olduğu kadar basit de: okullara bütçeden daha fazla kaynak ayrılması, eğitim koşullarının iyileştirilmesi ve öğrencilerin karar süreçlerinde daha fazla söz sahibi olması gibi. Ancak bu haklı ve basit talepler hükümet cephesinde kabul görmemiş olacak ki bir o kadar basit olan çözüm için henüz somut bir adım atılmış değil.

“Devlet okulları için daha fazla para!”
Bu yazının amacı ise aslında eylemlerin genel bir analizini yapmaktan ziyade Paris dışında, taşrada, Fransa’nın dördüncü büyük şehri olduğu söylenen Toulouse’da nasıl yankı bulduğunun eylemler sırasında ve son birkaç haftadır çektiğim fotoğraflarla bir nevi tanıklığını yapmak.
Toulouse’da ilkin şahit olduğum somut tepki bendenizin dışarıdan araştırmacı olduğu okul olan Sciences Po’daki blokaj oldu. Üniversiteliler Manufacture des Tabacs isimli kampüsü 1 Ekim tarihinde işgal ettiler. İşgal deyince Türkçe’de şiddet içeren bir eylem canlanıyor gözümüzde ister istemez. Ancak bu öylesi değil. Üniversiteliler liselilerin meşru eylemlerine destek vermek amacıyla barışçıl bir şekilde okulu işgal ettiler, girişlere ve derslere engel oldular. Okul yönetimi ise Türkiye’de beklenebilecek olası tepkiyle yaklaşmadı. Bilakis destek olundu. Yerleşke hocalar ve personel tarafından öğrencilere terk edildi. Bu süre zarfında (yaklaşık iki haftadır) bizler de çalışmak üzere binada durmadık. Bu arada avluda öğrenciler renkli etkinlikler yaptılar, tartışmalar yürüttüler. Derhal üstlerine polisler salınmadı. Zaten dört yıldır okula polis girdiğini hiç görmedim. Türkiye’dekinden bambaşka bir üniversite kültürü var burada. Ama elbette istisnalar da yok değil.
İki hafta önce, 5 Ekim’de öğrenciler ve personel tarafından düzenlenen genel kurul toplantısının ardından, üniversite rektörünün talebi üzerine kolluk kuvvetleri Sorbonne Nouvelle’in Nation kampüsüne müdahale etti. İnternette paylaşılan videolardan elde edilen kanıtların yanı sıra, sendikalar da polis şiddetine dair çeşitli tanıklıklar topladı. Bunun üzerine üniversite yönetimi, yerleşkelerin iki hafta süreyle kapatılmasına karar verdi. 19 Ekim Pazartesi günü ise, Nation kampüsü, yalnızca personele açık olmak üzere yeniden açılırken ve üniversitenin ön avlusunda öğrenciler bir genel kurul toplantısı gerçekleştirirken, rektör üniversite camiasına bir mesaj gönderdi. Rektör, söz konusu mesajda istifa ettiğini duyurdu. Zira rektörün kampüse polisi çağırması akademi camiasında yoğun tepki gördü, eleştirildi. Fransız akademisinde polisin kampüse girişi kolay kolay kabul edilecek bir müdahale değil, üniversitenin özerkliğine doğrudan bir saldırı olarak kabul edilen bir eylem.

“Bu daha başlangıç!”
Yeniden Toulouse’a dönecek olursak, 1 Ekim’deki kampüs blokajının ardından 6 Ekim’de ülke çapında gerçekleşen kitlesel eyleme katılım muazzam boyutta gerçekleşti. Son dört yıldır Toulouse’da emeklilik reformuna karşı yürütülen eylemlerden tutun, 1 Mayıs’a, Feminist yürüyüşler ve LGBTİ+ onur yürüyüşleri dahil sayısız eyleme katıldım. Ancak 6 Ekim’deki eylem gerçekten son zamanlarda gördüğüm en büyük katılımlı eylemdi. Elbette eylemin sonlarında polis eylemcileri dağıtmak için biber gazını eksik etmedi.

“Sürdürülebilir tek klima, sistemi kapatmaktır!”
Bundan başka Toulouse’ın özellikle Arenes bölgesindeki liselerde büyük eylemler oldu, polis yine biber gazında cömert davrandı. Hatta bu eylemlerin birinde tesadüfen hastanede bulunduğum sırada gaz hastanenin içine kadar girdi. Türkiye’de çeşitli eylemler sırasında maruz kaldığımız vakayi adiyeden bir durum.
Son olarak 17 Ekim’deki kitlesel eylemlerde Toulouse’da tanık olduklarımdan da kısaca bahsedecek olursam, dikkatimi çeken en önemli şey gençlerin, ama daha çok ergenlik çağındaki liselilerin inanılmaz boyuttaki katılımı. Girdiğimiz her sokaktan gruplar halinde ellerinde pankartlar, yüzlerinde maskeler, kimisinde havuz gözlüğü, kimisinde kayak gözlüğü liseli gençler adeta fışkırıyordu. Paris’teki görüntülerle benzerlik oluşturacak şekilde şehrin merkezinde olaylarla alakasız turistler eylemci gençlerin arasında adeta kaybolmuşlar, ilginç ve komik bir tezat oluşturuyorlardı. Elbette tepeden tırnağa siyah giyimli, yüzleri de aynı şekilde siyah kar maskeleri veya benzer maskelerle kapalı büyük gruplar halindeki gençler de sayıca hayli fazlaydı. O gün şehir merkezinde her ara sokakta biber gazının tadını almak mümkün oldu. İşin daha dikkat çeken tarafı, gündüz eyleminden sonra bu kalabalıkların asla dağılmaması, giderek artması ve geç saatlere kadar eylemlere devam etmeleriydi.
Tam da bu noktada yağma meselelerine de değinmek lazım. Toulouse’da da birkaç yağma eyleminin olduğu çeşitli görüntüler sosyal medyada yayıldı. Ben şahit olmadım ama bazı arkadaşlarım birkaç Carrefour’un yağmalandığını gördüklerini söylediler. Açıkçası kapitalizm sembolü, devasa sermeyelere sahip, işçileri ve doğayı sömüren büyük markaların uğradığı deryada bir damla niteliğindeki zararın medyada dillere pelesenk edilerek meşru eylemlerin önünde geçmesini son derece üzücü ve öfkelendirici buluyorum. Buna karşılık Fransa’nın birkaç şehrinde yakılan tarihi binalar elbette yürekleri acıtıyor. Ancak biliyoruz ki Fransa’da medya çoğunlukla büyük sermayedarların elinde ve bu grupların önemsediği ve öne çıkarmaya çalıştığı şey, eylemler sırasında eli kopan, gözünü kaybeden, kitlesel tutuklamalara, göz altılara maruz kalan çocuklardan ziyade büyük sermayenin ve lüks markaların uğradığı üç beş kuruş zarar.

Eylemlerin öne çıkan sloganlarından biri: “Zenginleri vergilendirin!”
Elbette eylemlerin çoğunlukla olduğu gibi, barışçıl bir şekilde sürmesi, şiddet eylemlerinden ziyade haklı taleplerin dillendirildiği şiddet içermeyen bir halde sürmesi en ideali. Ancak provokatörlerin ve fırsatçıların yağma eylemlerini tüm harekete mal ederek ısıtıp ısıtıp izleyicinin önüne koyan medya belki de şu ana kadar elle tutulur bir çözüm üretmeyen hükümet kadar sorun/mlu.

“Polis her yerde, adalet hiçbir yerde.”
Oysa benim şimdiye kadar eylemlerden aklımda kalan şey daha çok yazın sauna gibi sıcak, kışın buz gibi soğuk sınıflarda, aşırı kalabalık sınıflarda, sayıca yetersiz öğretmen kadrosuyla eğitim hayatlarını sürdürmeye çalışan gençlerin haklı talepleri için verdikleri mücadele. Böylesi eşitsiz bir ortamda bir de üniversiteye girmeye çalışıyorlar ki bu da itiraz ettikleri ayrı bir haklı nokta: Liseliler, Fransa’da lise son sınıf öğrencilerinin üniversitelere ve diğer yükseköğretim programlarına başvurmak için kullandıkları ulusal çevrim içi yerleştirme platformu olan Parcoursup sistemine de karşı çıkıyorlar. Bunun nedenleri ise sistemin üniversiteye erişimi rekabetçi ve belirsiz bir sürece dönüştürmesi, bazı öğrencileri toplumsal ve eğitimsel eşitsizlikler nedeniyle dezavantajlı duruma düşürmesi, herkesin istediği eğitime erişmesini zorlaştırması ve şeffaflıktan uzak olması. Tam da bu noktada günden güne eğitim ve araştırma bütçeleri kesintiye uğrayan, üniversiteleri hatırlamak lazım. Liselileri, eğer girebilirlerse, üniversitelerde de dağ gibi sorunlar ve eşitsizlikler bekliyor. Bugün 160.000 ila 170.000 arasında geçici öğretim görevlisi, kadrosuz ve iş güvencesiz bir halde üniversitelerdeki derslerin yaklaşık beşte birini yürütüyor. Zira Fransa’daki prekaryanın önemli bir bölümünü işsiz, kadrosuz doktoralılar oluşturuyor. Ama bu başka bir yazının konusu olabilir. Özetle, liselilerin talepleri, tüm eğitim sisteminin sorunlarının ancak bir kısmını oluşturuyor.

“Devlet halkı yoksullaştırıyor, polis de buna karşı çıkanları copluyor.”
Son olarak Toulose’da da Paris’teki gibi eylemlerde birçoğu çok hoş mizah öğeleri barındıran duvar yazıları, pankartlar vardı. Duvar yazıları hâlâ silinmedi. En son Paris’te eylemlerin arasındaki klasik müzik konseri bana Gezi eylemlerinde yaşadıklarımızı hatırlattı. Biber gazından gözlerindeki yaşları silerken bir yandan da enstrümanlarını çalmaya devam eden müzisyenler, mizah, yaratıcılık ve umut. İster istemez karşılaştırıyorum çünkü bugün gençlerin başı çektiği Fransa’daki bu eylemler birçok yönden Gezi eylemlerine benziyor. Bizler için çok daha acı sonuçları olan ve aylar boyunca süren Türkiye yakın tarihinin bu en büyük kitlesel eylemlerinde de gençler başı çekmişti, mizah vardı, müzik vardı, sanat ve dayanışma vardı. Elbette metreküplerce biber gazını ve tazyikli suyu da unutmamak lazım.

“Serbest çalışan arkadaşım neden TotalEnergies’den daha fazla kurumlar vergisi (IS) ödüyor?”
