Paris’in yoksul banliyölerinden Saint-Denis’de başlayan lise öğrenci protestoları, Fransa’nıın dört bir yanına yayılan ve farklı toplumsal kesimleri kapsayan bir eylemselliğe dönüştü. Sciences Po Toulouse’da araştırmalarını sürdüren akademisyen Canan Özbey Gül eylemlerden izlenimlerini yazdı.

Fransa’da liselilerin başlattığı eylemler 20 Ekim itibariyle dördüncü haftasına girdi. Hareketin ilk somut çıkış noktası 21 Eylül’de Créteil’deki Saint-Exupéry lisesinde gerçekleşmişti. O günden bu yana hareket epey ivme kazandı ve çeşitli toplumsal hareketlerden, üniversitelilerden ve sendikalardan destek görerek ülke çapına yayıldı. Liselilerin temel talepleri aslında son derece haklı olduğu kadar basit de: okullara bütçeden daha fazla kaynak ayrılması, eğitim koşullarının iyileştirilmesi ve öğrencilerin karar süreçlerinde daha fazla söz sahibi olması var. Ancak bu haklı ve basit talepler hükümet cephesinde kabul görmemiş olacak ki bir o kadar basit olan çözüm için henüz somut bir adım atılmış değil.
Bu yazının amacı aslında eylemlerin genel bir analizini yapmaktan ziyade Paris dışında, taşrada, Fransa’nın dördüncü büyük şehri olduğu söylenen Toulouse’da nasıl yankı bulduğunun bir nevi tanıklığını yapmak.
Toulouse’da ilkin şahit olduğum somut tepki bendenizin dışardan araştırmacı olduğu okul olan Science Po’daki blokaj oldu. Üniversiteliler Manufacture des Tabacs isimli kampüsü 1 Ekim tarihinde işgal ettiler. İşgal deyince Türkçe’de şiddet içeren bir eylem canlanıyor gözümüzde ister istemez. Ancak bu öylesi değil. Üniversiteliler liselilerin meşru eylemlerine destek vermek amacıyla barışçıl bir şekilde okulu işgal ettiler, girişlere ve derslere engel oldular. Okul yünetimi ise Türkiye’de beklenecek olası tepkiyle yaklaşmadı. Bilakis destek olundu. Yerleşke hocalar ve personel tarafından öğrencilere terk edildi. Bu süre zarfında bizler, ihtiyaç olduğu zamanlarda ofislerimize çıkarak, gerekli eşyamızı alabildik ancak çalışmak üzere binada durmadık. Bu arada avluda öğrenciler renkli etkinlikler yaptılar, tartışmalar yürüttüler. Derhal üstlerine polisler salınmadı. Zaten dört yıldır okula polis girdiğini hiç görmedim. Türkiye’dekinden bambaşka bir üniversite kültürü var burada. Ama elbette istisnalar da yok değil.
İki hafta önce, 5 Ekim’de öğrenciler ve personel tarafından düzenlenen genel kurul toplantısının ardından, üniversite rektörünün talebi üzerine kolluk kuvvetleri Sorbonne Nouvelle’in Nation kampüsüne müdahale etti. İnternette paylaşılan videolardan elde edilen kanıtların yanı sıra, sendikalar da polis şiddetine dair çeşitli tanıklıklar topladı. Bunun üzerine üniversite yönetimi, yerleşkelerin iki hafta süreyle kapatılmasına karar verdi. 19 Ekim Pazartesi günü ise, Nation kampüsü, yalnızca personele açık olmak üzere yeniden açılırken ve üniversitenin ön avlusunda öğrenciler bir genel kurul toplantısı gerçekleştirirken, rektör üniversite camiasına bir mesaj gönderdi. Rektör, söz konusu mesajda istifa ettiğini duyurdu. Zira rektörün kampüse polisi çağırması akademi camiasında yoğun tepki gördü, eleştirildi. Fransız akademisinde polisin kampüse girişi kolay kolay kabul edilecek bir müdahale değil, üniversitenin özerkliğine doğrudan bir saldırı olarak kabul edilen bir eylem.
Yeniden Toulouse’a dönecek olursak, 1 Ekim’deki kampüs blokajının ardından 6 Ekim’de ülke çapında gerçekleşen kitlesel eyleme katılım muazzam boyutta gerçekleşti. Son dört yıldır Toulouse’da emeklilik reformuna karşı yürütülen eylemlerden tutun, 1 Mayıs’a, Feminist yürüyüşler ve LGBTİ+ onur yürüyüşleri dahil sayısız eyleme katıldım. Ancak 6 Ekim’deki eylem gerçekten son zamanlarda gördüğüm en büyük katılımlı eylemdi. Elbette eylemin sonlarında polis eylemcileri dağıtman için biber gazını eksik etmedi.
Bundan başka Toulouse’ın özellikle Arenes bölgesindeki liselerde büyük eylemler oldu, polis yine biber gazında cömert davrandı. Hatta bu eylemlerin birinde tesadüfen hastanede bulunduğum sırada gaz hastanenin içine kadar girdi. Türkiye’de çeşitli eylemler sırasında maruz kaldığımız vakayi adiyeden bir durum.
Son olarak 17 Ekim’deki kitlesek eylemlerde Toulouse’da tanık olduklarımdan da kısaca bahsedecek olursam, dikkatimi çeken en önemli şey gençlerin, ama daha çok ergenlik çağındaki liselilerin inanılmaz boyuttaki katılımı. Girdiğimiz her sokaktan kitlesel bir şekilde ellerinde pankartlar, yüzlerinde maskeler, kimisinde havuz gözlüğü, kimisinde kayak gözlüğü liseli gençler adeta fışkırıyordu. Paris’teki görüntülerle benzerlik oluşturacak şekilde şehrin merkezinde olaylarla alakasız turistler eylemci gençlerin arasında adeta kaybolmuşlar, ilginç ve komik bir tezat oluşturuyorlardı. Elbette tepeden tırnağa siyah giyimli, yüzleri de aynı şekilde siyah kar maskeleri veya benzer maskelerle kapalı büyük grupşar halindeki gençler de dikkat çekiyordu. O gün şehir merkezinde her ara sokakta biber gazının tadını almak mümkün oldu. İşin daha dikkat çeken tarafı, gündüz eyleminden sonra bu kalabalıkların asla dağılmaması, giderek artması ve geç saatlere kadar eylemlere devam etmeleriydi.
Tam da bu noktada şu yağma meselelerine de değinmek lazım. Toulouse’da da birkaç yağma eyleminin olduğu çeşitli görüntüler sosyal medyada yayıldı. Ben şahit olmadım ama bazı arkadaşlarım birkaç Carrefour’un yağmalandığını gördüklerini söylediler. Açıkçası kapitalizm sembolü, devasa sermeyelere sahip, işçileri ve doğayı sömüren büyük markaların uğradığı deryada bir damla niteliğindeki zararın medyada dillere pelesenk edilerek meşru eylemlerin önünde geçmesini son derece üzücü ve öfkelendirici buluyorum. Ancak biliyoruz ki Fransa’da da medya çoğunlukla büyük sermayedarların elinde ve bu grupların öenmsediği ve öne çıkarmaya çalıştığı şey, eylemler sırasında eli kopan, gözünü kaybeden, kitlese tutuklamalara maruz kalan çocuklardan ziyade büyük sermayenin ve lüks markaların uğradığı üç beş kuruş zarar.
Elbette eylemlerin çoğunlukla olduğu gibi, barışçıl bir şekilde sürmesi, şiddet eylemelerinden ziyade haklı taleplerin dillendirildiği şiddet içermeyen bir halde sürmesi en ideali. Ancak birkaç yağma olayını, birkaç provaktörün veya fırsatçının eylemini tüm harekete mal ederek ısıtıp ısıtıp izleyicinin önüne koyan medya belki de şu ana kadar elle tutulur bir çözüm üretmeyen hükümet kadar sorumlu.
Oysa benim şimdiye kadar eylemlerden aklımda kalan şey daha çok yazın sauna gibi sıcak kışın buz gibi soğuk sınıflarda, yüksek sınıf mevcutları arasında, sayıca yetersiz öğretmen kadrosuyla eğitim hayatlarını sürdürmeye çalışan gençlerin haklı talepleri için verdikleri mücadele. Böylesi eşitsiz bir ortamda bir de üniversiteye girmeye çalışıyorlar ki o da itiraz ettikleri ayrı bir haklı nokta: Liseliler, Fransa’da lise son sınıf öğrencilerinin üniversitelere ve diğer yükseköğretim programlarına başvurmak için kullandıkları ulusal çevrim içi yerleştirme platformu olan Parcoursup sistemine de sistemin üniversiteye erişimi rekabetçi ve belirsiz bir sürece dönüştürdüğünü, bazı öğrencilerin toplumsal ve eğitimsel eşitsizlikler nedeniyle dezavantajlı duruma düştüğünü ve herkesin istediği eğitime erişmesini zorlaştırdığını düşündükleri için karşı çıkıyorlar. Tam da bu noktadan sonra günden güne eğitim ve araştırma bütçeleri kesintiye uğrayan, üniversiteler var. Liselileri eğer girebilirlerde üniversitelerde de dağ gibi sorunlar ve eşitsizlikler bekliyor. Bugün 160.000 ila 170.000 arasında geçici öğretim görevlisi, iş güvencesiz, üniversitelerdeki derslerin yaklaşık beşte birini yürütüyor. Zira Fransa’daki prekaryanın önemli bir bölümünü işsiz, kadrosuz doktoralılar oluşturuyor. Ama bu başka bir yazının konusu olabilir. Özetle, liselilerin talepleri, tüm eğitim sisteminin sorunlarının ancak bir kısmını oluşturuyor.

Son olarak Toulose’da da Paris’teki gibi eylemlerde birçoğu çok hoş mizah ögeleri barındıran duvar yazıları, pankartlar vardı. Duvar yazıları hala silinmedi. En son Paris’te eylemlerin arasındaki kalsik müzik konseri bana Gezi eylemlerinde yaşadıklarımızı hatırlattı. Biber gazından gözlerindeki yaşları silerken bir yandan da enstrümanlarını çalmaya devam eden müzisyenler, mizah, yaratıcılık ve umut. İster istemez karşılaştırıyorum çünkü bugün gençlerin başı çektiği Fransa’daki bu eylemler birçok yönden Gezi eylemlerine benziyor. Bizler için çok daha acı sonuçları olan Türkiye yakın tarihinin bu en büyük kitlesel eylemlerinde de gençler başı çekmişti, mizah vardı, müzik vardı, sanat ve dayanışma vardı. Elbette metreküplerce biber gazını ve tazyikli suyu da unutmamak lazım.
