Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun paylaştığı son veriler, birkaç gün içinde yedi kadının şüpheli biçimde yaşamını yitirdiğini ortaya koydu. Yazarımız Alina Çalaz, bu vakalardan hareketle şüpheli kadın ölümlerini, etkin soruşturma yükümlülüğünü ve cezasızlık tartışmalarını değerlendiriyor.

Bir Kadın Öldüğünde Geriye Ne Kalıyor?
Kadın cinayetleriyle ilgili haberleri takip ederken en çok tekrar eden kelimelerden biri “şüpheli” oluyor. Bazen bir kadın evinde ölü bulunuyor. Bazen yüksekten düştüğü söyleniyor. Bazen ölüm “intihar” olarak kayıtlara geçiyor. Ardından günler geçiyor. Haber gündemden düşüyor. Ancak ailelerin soruları aynı kalıyor. Deliller neden toplanmadı? Kamera kayıtları neden incelenmedi? Tanıklar neden dinlenmedi?
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yalnızca son birkaç gün içinde paylaştığı yedi vaka da tam olarak bu soruları yeniden gündeme taşıdı. Çünkü mesele yalnızca kadınların nasıl yaşamını yitirdiği değil. Bu ölümlerin nasıl soruşturulduğu ve gerçeğin ortaya çıkarılıp çıkarılmadığı.
Şüphelinin Anlamı
Türkiye’de bir kadının ölümüne ilişkin haberlerde “şüpheli” ifadesini neredeyse her hafta görüyoruz. Bu kadar sık karşımıza çıkması, kavramın kendisini de tartışmanın merkezine yerleştiriyor. Çünkü “şüpheli kadın ölümü” bir suç tanımı değil. Kadın örgütlerinin yıllardır kullandığı ve her dosyanın bütün yönleriyle araştırılması gerektiğini hatırlatan bir izleme kavramı. Aslında mesele, bir ölümün peşinen kadın cinayeti olarak değerlendirilmesi değil. Tam tersine, hiçbir ihtimalin peşinen dışlanmaması.
Kadın hareketi bu kavramı kullanmayı sürdürüyor çünkü geçmiş deneyimler bunun neden gerekli olduğunu gösteriyor. Şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçen bazı dosyalar, yıllar sonra kadın cinayeti olarak aydınlatıldı. Paylaşılan rapora göre yalnızca bu yılın ilk altı ayında daha önce şüpheli ölüm olarak kaydedilen 12 dosyanın kadın cinayeti olduğu ortaya çıktı. Bu veri, “şüpheli” ifadesinin belirsizlik yaratmak için değil, gerçeğin ortaya çıkabilmesi için yürütülen mücadelenin bir parçası olduğunu gösteriyor.
Tam da bu yüzden kadın örgütleri her şüpheli kadın ölümünde aynı talebi yineliyor.
Etkin soruşturma.
Yedi Kadın, Tekrarlayan Bir Tablo
Platformun son açıklaması da bu tartışmanın neden güncelliğini koruduğunu bir kez daha gösterdi. Yalnızca birkaç gün içinde Türkiye’nin farklı şehirlerinde yedi kadın şüpheli biçimde yaşamını yitirdi.
Ceylan Tanrıverdi, Refah Kadour, Gülay Polat, Nurcan Akpirinç, Elif Bulut, Merve Erbek ve henüz 16 yaşındaki Y.Ş. Farklı şehirler. Farklı yaşamlar. Farklı koşullar.
İlk bakışta bu dosyaların birbirleriyle ortak hiçbir yanı yokmuş gibi görünebilir. Oysa kadın örgütlerinin dikkat çektiği nokta tam da burada başlıyor. Bu vakaları ortaklaştıran şey yalnızca ölümler değil. Geride bıraktıkları sorular.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun basın toplantısında ailelerden aktardığı cümleler neredeyse her dosyada birbirini tekrar ediyor. “Araştırılmadı.” “Deliller toplanmadı.” “İtirazlarımız dinlenmedi.” Asıl ortaklık da burada ortaya çıkıyor. Tartışma yalnızca kadınların neden öldüğüyle ilgili değil. Gerçeğin ortaya çıkması için gerekli soruşturmaların ne kadar etkili yürütüldüğüyle de ilgili.
Tam da bu nedenle tartışmanın merkezinde yalnızca ölümün nedeni değil, gerçeğe ulaşma süreci yer alıyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav’ın basın toplantısında söylediği,
“Gerçek beklemez. Adalet beklemez. Deliller beklemez.” sözleri de bu noktaya işaret ediyor.
Çünkü olay yerinde ilk saatlerde yapılmayan incelemeler, toplanmayan deliller ya da değerlendirilmeyen itirazlar, ilerleyen süreçte gerçeğin ortaya çıkarılmasını güçleştirebiliyor. Bu nedenle kadın örgütleri, her şüpheli kadın ölümünde etkin soruşturma yürütülmesini yalnızca hukuki bir prosedür olarak değil, yaşam hakkının korunmasının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiriyor.
Yarım Kalan Dosyalar
2026 yılının ilk altı ayına ilişkin rapora göre, yılın ilk altı ayında 151 kadın şüpheli biçimde yaşamını yitirdi. Aynı rapor, daha önce şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçen 12 dosyada ise yürütülen soruşturmalar sonucunda kadın cinayeti işlendiğinin ortaya çıktığını gösteriyor. Bu tablo, şüpheli kadın ölümlerinin peşinen belirli bir sonuca bağlanmaması gerektiğini ve her dosyanın bütün yönleriyle araştırılmasının neden hayati olduğunu ortaya koyuyor.
Haziran ayında kamuoyuna yansıyan Hamide Çiftçi dosyası bunun en güncel örneklerinden biri oldu. İlk aşamada şüpheli ölüm olarak değerlendirilen dosyada, soruşturmanın ilerleyen aşamalarında fail cinayeti itiraf etti.
Benzer şekilde 2023 yılında şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçen Türkan K.’nın ölümünde de gerçeğin zaman içinde ortaya çıktığı ve olayın intihar değil, cinayet olduğu belirlendi.
Bu örnekler, kadın örgütlerinin yıllardır dile getirdiği temel itirazı doğruluyor. Bir dosyanın “şüpheli ölüm” olarak kayda geçmesi, soruşturmanın sona ermesi için değil; tam tersine, hiçbir ihtimal göz ardı edilmeden daha dikkatli yürütülmesi için bir başlangıç noktası olmalı. Çünkü bazı dosyalarda gerçeğe ulaşmak aylar, hatta yıllar sürebiliyor. Bu nedenle şüpheli kadın ölümleri tartışmasının merkezinde yalnızca ölümün nasıl gerçekleştiği değil, gerçeğin ortaya çıkarılması için gösterilen irade de yer alıyor.
Cezasızlığın Döngüsü
Soruşturmaların eksik yürütülmesi, delillerin zamanında toplanmaması ya da dosyaların yeterince araştırılmadan kapatılması da cezasızlığın bir parçası olarak görülüyor. Çünkü gerçeğin ortaya çıkarılmadığı her dosya, adaletin sağlanmasını daha en başından zorlaştırıyor.
Bu nedenle kadın hareketi, etkin soruşturmayı yalnızca hukuki bir süreç olarak değerlendirmiyor. Yaşam hakkının korunmasının temel güvencelerinden biri olarak görüyor. İstanbul Sözleşmesi de devletlere, kadınlara yönelik şiddet ve şüpheli ölümlerde etkili, bağımsız ve özenli soruşturma yürütme yükümlülüğü yüklüyor.
Kadın örgütlerine göre bir ölümün aydınlatılmaması yalnızca tek bir dosyanın eksik kalması anlamına gelmiyor. Benzer ihlallerin tekrar etmesine zemin hazırlayan bir cezasızlık döngüsünü de besliyor.
Dosyalar Kapanıyor, Mücadele Sürüyor
Şüpheli kadın ölümlerinde dosya kapansa da aileler için süreç çoğu zaman sona ermiyor. Basın toplantısında söz alan ailelerin anlattıkları, yıllar geçse de aynı soruların peşinden gitmek zorunda kaldıklarını gösteriyor. Kimi, olay yerinde toplanmayan delillerin peşine düşüyor. Kimi dinlenmeyen tanıkların yeniden ifade vermesi için mücadele ediyor. Kimi ise çocuğunun ya da kardeşinin ölümünün “şüpheli” olarak kalmaması için yıllarca hukuk mücadelesi veriyor.
Kadın örgütlerinin mücadelesi de tam burada anlam kazanıyor. Çünkü adalet arayışı yalnızca mahkeme salonlarında değil, gerçeğin unutulmaması için verilen uzun soluklu bir hak mücadelesiyle sürüyor.
Kadın Örgütlerinin Talepleri Yıllardır Değişmiyor
Her şüpheli kadın ölümünün hiçbir ihtimal göz ardı edilmeden etkin, bağımsız ve tarafsız biçimde soruşturulması isteniyor. Delillerin eksiksiz toplanması, olay yerlerinin titizlikle incelenmesi ve ailelerin soruşturma süreçlerine etkin katılımının sağlanması bu taleplerin temelini oluşturuyor. Aynı zamanda soruşturmaların peşin kabullerle yürütülmemesi ve hiçbir dosyanın erken aşamada kapatılmaması gerektiği vurgulanıyor.
Bütün bu talepler, yalnızca tek tek dosyalara ilişkin değil. Kadınların yaşam hakkını güvence altına alacak bir adalet mekanizmasına duyulan ihtiyacı ortaya koyuyor. Bu nedenle kadın hareketi, İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü koruma ve etkin soruşturma yükümlülüklerini hatırlatmaya devam ediyor. Çünkü kadınların yaşam hakkının korunması, yalnızca şiddeti önlemekle değil, her ölümün gerçeğe ulaşıncaya kadar kararlılıkla araştırılmasıyla mümkün olabilir.
Cevapsız Kalan Sorular
Şüpheli kadın ölümleri, yalnızca adli dosyaların konusu değil. Aynı zamanda yaşam hakkının ne kadar etkin korunduğunun da bir göstergesi.
Bir ölümün “şüpheli” olarak kayıtlara geçmesi, gerçeğe ulaşmak için daha titiz bir soruşturma yürütülmesini gerektirirken, eksik incelemeler ve cevapsız bırakılan sorular bu şüpheyi daha da derinleştiriyor. Bu nedenle kadın örgütlerinin yıllardır sürdürdüğü mücadele, yalnızca faillerin bulunmasına değil, gerçeğin bütün yönleriyle ortaya çıkarılmasına odaklanıyor.
Belki de bugün asıl sorulması gereken soru, kaç kadının şüpheli biçimde yaşamını yitirdiği değil. Bu ölümlerin kaçında gerçeğe gerçekten ulaşıldığı. Çünkü adalet, yalnızca bir dosyanın kapanmasıyla değil, tüm soruların yanıt bulmasıyla mümkün. Her aydınlatılamayan şüpheli kadın ölümü ise yalnızca bir dosyayı değil, adalet sistemine duyulan güveni de gölgede bırakmaya devam ediyor.
Bu yüzden şüpheli kadın ölümleri, yalnızca hukuki değil, yaşam hakkı ve insan hakları açısından da takip edilmesi gereken temel bir kamusal mesele olmayı sürdürüyor.
