Swansea Üniversitesi Politika Analizi Öğretim Görevlisi Dr. Caner Sayan, Voices on Global Populism podcast yayınında Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapmasının küresel iklim yönetişimine olası etkilerini, uluslararası iklim müzakerelerinin karşı karşıya bulunduğu temel zorlukları ve popülist siyasetin iklim politikalarını nasıl etkileyebileceğini değerlendirdi.

Türkiye, 31. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, zirvenin hem küresel iklim diplomasisi hem de Türkiye’nin kendi çevre gündemi açısından ne anlama geleceğine yönelik sorular giderek artıyor. Bu sorular, Dr. Begüm Zorlu’nun sunuculuğunu yaptığı Voices on Global Populism podcast yayınında ele alındı. Programda, Swansea Üniversitesi Politika Analizi Öğretim Görevlisi Dr. Caner Sayan ile gerçekleştirilen söyleşide, Sayan COP’un iklim politikalarının müzakere edilmesi açısından hâlâ kritik bir platform olduğunu, ancak etkinliğinin popülist siyaset, fosil yakıt çıkarları ve Küresel Kuzey ile Küresel Güney arasındaki yapısal eşitsizlikler nedeniyle giderek daha fazla sınandığını savundu.
İklim değişikliği ve Popülizmin Buluşması
Dr. Caner Sayan, iklim değişikliğini 21. yüzyılın belirleyici siyasal sorunlarından biri olarak tanımlıyor. Ona göre bu sorun, uzun vadeli planlama, uluslararası iş birliği ve bilimsel uzmanlığa duyulan güveni gerektiriyor. Sayan, bu özelliklerin popülist siyasetle çoğu zaman doğrudan bir gerilim yarattığını savunuyor.
“İklim değişikliği, hükümetlerin bugün yatırım yapmasını, ancak faydalarının ancak onlarca yıl sonra görülebileceği politikalar geliştirmesini gerektiriyor,” diyen Sayan sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu durum, popülist siyasetçilerin iklim politikalarını gereksiz harcamalar ya da vergi mükelleflerinin parasının boşa harcanması olarak sunmasını kolaylaştırıyor.”
Sayan ayrıca, örgütlü iklim inkârcılığının giderek artan etkisine de dikkat çekti. Fosil yakıt endüstrileri ile hidrokarbon gelirlerine bağımlı hükümetlerin, bilimsel kanıtları sorgulayarak ve uluslararası müzakereleri geciktirerek kamuoyundaki tartışmaları şekillendirmeyi sürdürdüğünü ifade etti.
“Asıl tehlike, iklim değişikliğine nasıl yanıt vereceğimizi tartışmak yerine, onun gerçekten var olup olmadığını tartışarak değerli zamanımızı harcamaya devam etmemizdir,” dedi.
COP neden hâlâ önemini koruyor?
Artan eleştirilere rağmen Dr. Caner Sayan, COP’un küresel iklim yönetişiminin temel platformu olmayı sürdürdüğünü vurguluyor. Her yıl hükümetler, diplomatlar, bilim insanları, iş dünyası temsilcileri ve sivil toplum kuruluşları, iklim krizine yönelik ortak çözümler üzerinde müzakere yürütmek üzere Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında bir araya geliyor.
Bununla birlikte Sayan, perde arkasında yaşanan gelişmelerin çoğu zaman siyasi liderlerin manşetlere taşınan açıklamalarının gölgesinde kaldığına dikkat çekiyor.
Sorunlardan biri de temsil meselesi. COP toplantıları kâğıt üzerinde geniş bir katılımcı kitlesine açık olsa da, fiilen katılım çoğu zaman mali imkânlara, kurumsal desteğe ve vize erişimine bağlı oluyor. “Kâğıt üzerinde bunlar kapsayıcı toplantılar,” diyen Sayan şöyle devam etti: “Ancak gerçekte, bu toplantılara katılmak, varlıklı ülkelerdeki kuruluşlar için Küresel Güney’deki aktivistlere ve topluluklara kıyasla çok daha kolay. Oysa iklim değişikliğinin en ağır etkilerini çoğu zaman tam da bu topluluklar yaşıyor.”
Sayan ayrıca son yıllarda iklim zirvelerinde fosil yakıt lobicilerinin artan varlığına da dikkat çekti. İskoçya’nın Glasgow kentinde düzenlenen COP26 sırasında, fosil yakıt sektörünün temsilcileri müzakerelere katılan en kalabalık delegasyonlardan birini oluşturmuştu. Bu durum, çok sayıda çevre örgütü tarafından sert biçimde eleştirilmişti.
Uygulama Açığı
Hükümetler uluslararası iklim zirvelerinde sık sık yeni iklim taahhütleri açıklasa da, bu vaatlerin ulusal politikalara dönüştürülmesi çok daha zorlu bir süreç olmaya devam ediyor.
Dr. Caner Sayan’a göre bunun temel nedenlerinden biri, Paris Anlaşması’nın yapısının kendisinden kaynaklanıyor.
Kyoto Protokolü’nden farklı olarak Paris Anlaşması, ülkelerin Ulusal Katkı Beyanları (Nationally Determined Contributions – NDC) aracılığıyla kendi emisyon azaltım hedeflerini belirlemelerine olanak tanıyor. Bu taahhütler gönüllülük esasına dayanıyor ve hükümetlerin hedeflerini yerine getirememesi durumunda uygulanacak bağlayıcı bir yaptırım mekanizması bulunmuyor.
Bu sistem büyük ölçüde siyasi iradeye dayanıyor,” diye açıklıyor Sayan. Hükümetler gerekli siyasi iradeye sahip olsalar bile, uygulama süreci çoğu zaman mali ve siyasi engellerle karşılaşıyor. Fosil yakıtlardan uzaklaşmak; yenilenebilir enerjiye, altyapıya ve sanayinin dönüşümüne önemli ölçüde yatırım yapılmasını gerektiriyor. Ekonomik belirsizlik dönemlerinde ise birçok hükümet bu maliyetleri kamuoyuna gerekçelendirmekte zorlanıyor.
İklim Adaleti Tartışmanın Merkezinde
Söyleşi boyunca Sayan sık sık iklim adaleti konusuna vurgu yaparak, iklim değişikliğine en az katkıda bulunanların çoğu zaman en ağır sonuçlarla karşı karşıya kaldığını dile getirdi.
Küresel Güney’deki birçok ülke, tarihsel sera gazı emisyonlarına görece sınırlı katkıda bulunmuş olmalarına rağmen, giderek şiddetlenen kuraklıklar, seller ve deniz seviyesindeki yükselmeden orantısız biçimde etkileniyor.
Sayan’a göre adil bir dönüşüm için iki temel değişiklik gerekiyor.
İlk olarak, gelişmekte olan ülkeler, yerli halklar, kadınlar ve marjinalleştirilmiş gruplar küresel iklim müzakerelerinde çok daha etkili bir rol üstlenmeli.
İkinci olarak ise, sanayileşmiş ve daha varlıklı ülkeler iklim finansmanını önemli ölçüde artırmalı; bunun yanı sıra düşük gelirli ülkelerin bu fonlara erişimini kolaylaştırmalı ve finansmanı daha az koşula bağlı hâle getirmeli.
“İklim değişikliği küresel bir sorundur,” diyen Sayan, “Ancak herkesi aynı şekilde etkilemez.” ifadelerini kullandı.
COP31’in Ötesine Bakmak
Türkiye’nin COP31 Dönem Başkanlığı’nın kalıcı bir değişim yaratıp yaratmayacağı ise henüz belirsizliğini koruyor.
Sayan, zirveye ev sahipliği yapmanın kamuoyunda iklim değişikliği konusunda farkındalığı artırabileceği, Türkiye’deki çevre örgütlerini güçlendirebileceği ve ülkenin iklim diplomasisine daha aktif katılımını teşvik edebileceği konusunda temkinli bir iyimserlik taşıyor.
Ancak ona göre gerçek ilerleme, diplomatik sembollerden ziyade, konferans sona erdikten sonra hükümetlerin gerekli siyasi ve ekonomik reformları hayata geçirme konusundaki kararlılığına bağlı olacak.
İklim müzakerelerinin giderek daha fazla jeopolitik gerilimler, ekonomik baskılar ve farklı kalkınma anlayışları tarafından şekillendirildiği bir dönemde, COP31 yalnızca uluslararası iş birliğini değil, aynı zamanda sonuçları artık görmezden gelinemeyecek bir krizle yüzleşme konusundaki siyasi iradeyi de sınayacak.
Konuyu daha derinlemesine incelemek isteyen dinleyicilere Sayan, tarihsel eşitsizliklerin iklim değişikliğine verilen küresel yanıtı nasıl şekillendirmeye devam ettiğini ele alan Farhana Sultana’nın çalışmaları ile Confronting Climate Coloniality başlıklı makalesini önerdi.
