
Almanya’da aşırı sağcı Alternative für Deutschland (AfD), geçtiğimiz hafta Saksonya-Anhalt eyaletinde gerçekleştirilen seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Parti, oyların yüzde 43,8’ini alarak beş yıl önceki sonucunun iki katından fazlasına ulaştı. En yakın rakibi Friedrich Merz’in Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ise yüzde 17,2’de kaldı ve desteğinin yaklaşık yarısını kaybetti.
Sosyal Demokrat Parti (SPD) yüzde 9,3, Yeşiller yüzde 8,9, Sol Parti ise yüzde 8,6 oy aldı. Bu üç parti parlamentoda sekizer sandalye kazandı. Ancak AfD, 83 sandalyeli eyalet parlamentosunda 39 sandalye elde ederek mutlak çoğunluğun yalnızca üç sandalye gerisinde kaldı. Böylece tek başına hükümet kurma fırsatını kaçırdı.
Seçime katılım oranı ise yüzde 76,5 ile rekor seviyeye ulaştı. Bu nedenle sonuç yalnızca AfD’nin yüksek oy oranıyla değil, yüksek katılımla birlikte değerlendirilmesi gereken bir tablo ortaya koyuyor.
Bu sonuç, Almanya’da aşırı sağın bir eyalet hükümeti seviyesinde ulaştığı en güçlü noktalardan biri olarak öne çıkıyor. AfD’nin eyalet teşkilatı, Almanya’nın iç istihbarat kurumu tarafından “kesinleşmiş aşırı sağcı” olarak sınıflandırılmış durumda. Buna rağmen parti, Saksonya-Anhalt seçimlerinde yüzde 43,8 oy almayı başardı.
Çoğunluk Sağlanamadı
AfD’nin seçim öncesindeki temel hedefi eyalet parlamentosunda mutlak çoğunluğu elde ederek tek başına hükümet kurmak ve ana akım partilerin partiyle işbirliğini reddetmesiyle ortaya çıkan “firewall”ı aşmaktı. Ancak sonuçlar AfD’nin bu hedefe ulaşamadığını gösterdi. Parti 83 sandalyeli parlamentoda 39 sandalye elde etti.
AfD’nin başbakan adayı Ulrich Siegmund, seçim öncesinde yalnızca açık bir çoğunlukla başbakan adayı olacağını söylemiş ve azınlık hükümeti gibi seçeneklere yanaşmayacağını belirtmişti. Seçim sonrasında ise rakip partilerin AfD olmadan istikrarlı bir hükümet kurup kuramayacağı belirsizliğini korudu. AfD’nin eş genel başkanı Alice Weidel ise sonucu partisine verilmiş “açık bir hükümet kurma yetkisi” olarak değerlendirdi ve AfD’nin nasıl yönetebileceğine ilişkin bir strateji geliştirmek amacıyla bütün partilerle görüşeceğini söyledi.
Buradaki temel sorun ise AfD’nin sandalye sayısından çok, diğer partilerin AfD ile işbirliğine ilişkin tutumu. Diğer partiler Siegmund’a hükümet kurabilmesi için resmi destek vermeyeceklerini açıkladı. Bununla birlikte, yüzde 5 seçim barajını küçük bir farkla aşarak parlamentoya giren küçük sol-muhafazakâr popülist parti BSW, örtülü bir işbirliği ihtimalinin sinyalini verdi.
Siegmund’un koalisyon kuramaması durumunda yeni bir seçim yapılmasını gündeme getirmesi de seçeneklerden biri. Ancak yeni bir seçim için eyalet parlamentosunda üçte iki çoğunluk gerekiyor.
Dolayısıyla AfD’nin seçim zaferi aynı zamanda bir hükümet kurma krizini de beraberinde getiriyor. Parti çok güçlü bir seçim sonucu elde etmiş olsa da, bu sonuç henüz tek başına iktidar anlamına gelmiyor.
AFD Hangi Politikaları Savunuyor? Yönetimi Kurduğu Takdirde Neler Yapabilecek?
AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki seçim programında göç ve “remigration” önemli bir yer tutuyor. Aşırı sağ siyasette kullanılan “remigration” kavramı, hukuki statüsü olmayan kişilerin sınır dışı edilmesinden göçmenlerin ve onların soyundan gelenlerin kitlesel olarak ülkeden çıkarılmasına kadar uzanan farklı anlamlarda kullanılıyor. AfD, Saksonya-Anhalt seçim programında göç ve remigration konusuna ayrı bir bölüm ayırmış durumda. AfD’nin başbakan adayı Ulrich Siegmund, öncelikleri arasında bir “sınır dışı etme taarruzu” başlatmayı ve Almanya’ya gelip sosyal sistemi “istismar eden” kişilere yönelik teşvikleri kaldırmayı sıralıyor.
Bunun yanında Saksonya-Anhalt’ın bölgesel kamu yayıncılığından uzun bir süreç içerisinde çekilmesini istiyor. Gerekçe olarak ise yayıncılığın “dezenformasyon” ürettiğine ilişkin kaygıları gösteriyor.
Partinin eğitim alanındaki önerileri de dikkat çekici. AfD, Almanya’da şu anda izin verilmeyen evde eğitime izin verilmesini savunuyor. Okullarda gökkuşağı bayrağının resmi olarak kullanılmasını yasaklamak ve bunun yerine Alman bayrağının kullanılmasını istiyor. Parti, gökkuşağı bayrağının “ailenin değersizleştirilmesini” temsil ettiğini savunuyor. Siegmund hükümeti kurması halinde remigration politikası ve gökkuşağı bayraklarının okullarda yasaklanmasının yanı sıra rüzgar enerji santrallerinin inşasını da durduracağını dile getiriyor. Ayrıca eyaletin “Modern Düşün” sloganını “Almanca Düşün” olarak değiştirmek ve okullarda Alman milli marşının yeniden söylenmesini sağlamak istiyor.
AfD ayrıca Ukrayna’ya vergi gelirlerinden para aktarılmasına karşı çıkıyor ve Rusya’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını savunuyor. Ancak yaptırımların kaldırılması eyalet hükümetlerinin karar verebileceği bir konu değil.
Almanya’nın 16 eyaleti eğitim sisteminin işletilmesi ve güvenlik meselelerinin denetlenmesi gibi alanlarda geniş yetkilere sahip. Bu da AfD’nin bir eyalet hükümeti kurmasının sembolik bir başarıdan daha fazlası olabileceği anlamına geliyor. AfD’nin olası bir eyalet hükümeti göç politikası, eğitim, kültür, kamu yayıncılığı, iç güvenlik ve enerji politikalarında önemli değişiklikler yapma kapasitesine sahip olacak.
Saxony-Anhalt Neden AFD’yi Seçti?
AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki başarısında birden fazla konu etkili. Seçim sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde, eyalette yaşayan insanların Almanya’daki gelişmelerden duyduğu genel memnuniyetsizlik öne çıkıyor.
Bölgedeki memnuniyetsizliğin en önemli sebeplerinden biri olarak ekonomi karşımıza çıkıyor. Özellikle doğu ve batı Almanya’nın birleşmeden sonraki yıllarda özellikle linyit madenciliği ve kimya sektörlerinde kaybedilen çok sayıda işin etkisi sürüyor. Saksonya-Anhalt Almanya’nın en yoksul eyaleti olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle enerji fiyatları ile enflasyon seçmenleri ciddi biçimde etkiliyor. Seçim sonrası değerlendirmelerde yaşam maliyetine ilişkin sorunların, AfD’nin geleneksel olarak öne çıkardığı göç meselesinden daha güçlü bir mobilizasyon unsuru olduğu görüldü.
Bununla birlikte demografik sorunlar ve göç de ekonomik sorunlar kadar belirleyici etkide. AfD seçmenlerinin yüzde 91’i Almanya’da çok fazla yabancının yaşamasından ciddi biçimde endişe duyduğunu belirtti. Eyalet 2024 itibarıyla 48,3 yaş ortalamasıyla Almanya’nın en yaşlı nüfusuna sahip eyalet oldu. Nüfüs yaşlılığının yanı sıra genç nüfusta da belirgin bir cinsiyet dengesizliği bulunuyor ve gençler eyaletten ayrılıyor. Göçmen nüfusunun toplam nüfusa oranı da Almanya ortalamasının altında. 2025 sonunda yabancı vatandaşlar nüfusun yaklaşık yüzde 9’unu oluştururken, ülke genelindeki oran yaklaşık yüzde 15’ti. Ancak eyaletteki yabancı vatandaşların sayısı 2015’ten bu yana iki kattan fazla arttı. Bu nedenle yabancı nüfus görece küçük olsa da göç, seçmenlerin önemli bir bölümünün siyasi tercihinde etkili bir konu haline geldi.
Seçmenlerin eyalet hükümetine yönelik memnuniyetsizliği de yüksek. Seçmenlerin yüzde 66’sı 2002’den bu yana CDU tarafından yönetilen eyalet hükümetinden memnun olmadığını belirtti. Berlin’deki Friedrich Merz hükümetine yönelik memnuniyetsizlik ise daha yüksek oranda gözlendi. Seçmenlerin yüzde 83’ü hükümetin sıradan insanların sorunlarıyla yeterince ilgilenmediğini düşünüyor. Yalnızca yüzde 20’lik bir kesim hükümetin önümüzdeki yıllarda ülkeyi önemli ölçüde iyileştireceğine güveniyor.
Aynı zamanda bölgesel eşitsizlikler de seçim sonuçlarını etkileyen bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Saksonya-Anhalt seçmenlerinin yüzde 73’ü doğu Almanların hâlâ birçok durumda ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğüne inanıyor. AfD seçmenleri arasında bu oran yüzde 83. Parti, birleşmenin ardından yaşanan sorunları ve Doğu Almanya dönemine yönelik nostaljiyi siyasi olarak mobilize etmeyi başardı.
AfD’nin seçmen tabanı da partinin artık belirli bir toplumsal kesime sıkışmadığını gösteriyor. Parti işçi sınıfı seçmenlerinde yüzde 59, eğitim düzeyi daha düşük seçmenlerde yüzde 57 ve ekonomik durumunu kötü görenlerde yüzde 65 destek aldı. Ancak üniversite mezunları arasında da yüzde 30, ekonomik durumunu iyi görenler arasında ise yüzde 37 destek elde etti. 70 yaş üzerindekiler dışında bütün yaş gruplarında yüzde 40’ın üzerinde oy aldı. Yorumculara göre bu tablo AfD’nin kendisini artık yalnızca tepki partisi olarak değil, toplumun farklı kesimlerinden oy alabilen bir “Volkspartei”, yani halk partisi olarak konumlandırabildiğini gösteriyor.
Bir başka dikkat çekici nokta ise katılımın yüzde 78’e yaklaşması ve AfD’nin desteğindeki artışın büyük ölçüde daha önce sandığa gitmeyen seçmenlerden ve önemli ölçüde eski CDU seçmenlerinden gelmesi, partinin yalnızca mevcut seçmenlerini konsolide etmediğini, yeni seçmenleri de sandığa çekebildiğini gösteriyor.
Seçmenler AFD’yi Merkezde Görüyor
AfD’nin Almanya’nın iç istihbarat kurumu tarafından “kesinleşmiş aşırı sağcı” bir örgüt olarak sınıflandırılması, partinin seçmenler nezdindeki algısını değiştirmiş görünmüyor. Aksine, AfD’ye oy verenlerin önemli bir bölümü hem kendisini hem de partiyi siyasi merkeze yakın görüyor.
Infratest Dimap yöneticisi Dr. Roland Abold’un aktardığı verilere göre, AfD seçmenlerinin yüzde 90’ı partinin bir merkez partisi olduğu görüşüne katılıyor ve partinin aşırı sağ olduğuna inanmıyor. Aynı seçmenlerin yaklaşık yüzde 60’ı AfD’nin adil muamele görmediğini düşünüyor. Üçte ikisi ise ana akım partilerin AfD ile işbirliğini reddetmesini, yani “firewall” politikasını yanlış buluyor.
AfD’nin iktidara gelmesi halinde ise eğitim, kültür, hukuk ve düzen, kamu yayıncılığı ve iç güvenlik gibi alanlarda daha sert bir politika izlemesi bekleniyor. Bu alanlardaki bazı radikal uygulamaların ise hukuki itiraz ve yaptırımlarla karşılaşması mümkün olabilir. Böyle bir durumda AfD, mahkemeler veya diğer partiler tarafından engellenmesini de kendisini “sistemin mağduru” olarak sunmak için kullanabilir. Bu, popülist siyasette sık kullanılan bir yöntem olarak değerlendiriliyor. Bu strateji seçmende hali hazırda bulunan “adil muamele görmeme” düşüncesini kuvvetlendirebilir.
Almanların 2/3 Sonuçlardan Rahatsız
AFD bir kuvvetli bir destekle seçim başarısı kazanmış olsa da, AFD’nin seçim başarısı Almanya toplumunda genel bir memnuniyet yaratmış değil. Alman kamu yayıncısı ARD tarafından yayımlanan ankete göre seçmenlerin yaklaşık üçte ikisi Saksonya-Anhalt seçim sonucundan endişe duyuyor. Infratest dimap tarafından 1.051 seçmenle yapılan araştırmada katılımcıların yüzde 64’ü seçim sonucuna endişeyle baktığını söylerken, yüzde 24’ü sonuçtan memnun olduğunu belirtti. Yüzde 12’lik kesim ise kayıtsız olduğunu ifade etti.
Dolayısıyla AfD’nin yüzde 43,8’lik seçim başarısı, Almanya genelinde partinin toplumun çoğunluğunun desteğini aldığı anlamına gelmiyor. Ancak aynı zamanda partinin artık görmezden gelinemeyecek ölçüde geniş bir seçmen tabanına sahip olduğunu gösteriyor.
Ne Anlama Geliyor?
AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki başarısının etkisi eyalet sınırlarının ötesine geçiyor. Ancak bu sonucu Almanya’daki bütün siyasi dengelerin tek başına değiştiği şeklinde okumamak da gerekiyor. Saksonya-Anhalt yaklaşık 1,8 milyon seçmene sahip ve uzun süredir aşırı sağın güçlü olduğu bir eyalet. Son on yıldaki federal ve eyalet seçimlerinde AfD’ye bu bölgedeki destek ulusal ortalamanın yaklaşık iki katı oldu.
Bununla birlikte AfD bugün ulusal kamuoyu yoklamalarında da önde görünüyor. Mecklenburg-Vorpommern’de yapılacak eyalet seçimlerinde SPD ile başa baş bir yarışın içinde ve liberal Berlin’de dahi ikinci sırada bulunuyor. Bu nedenle Saksonya-Anhalt sonucu, tek başına değerlendirilmesi gereken bir eyalet seçiminin ötesinde, Avrupa genelinde aşırı sağ partilerin yükselişiyle birlikte okunabilir.
Avrupa genelinde aşırı sağ partilere verilen oyların oranının 2026’da yüzde 23’ün üzerine çıktığı belirtiliyor. Bu oran yaklaşık on yıl önce yüzde 10, 1995’te ise yaklaşık yüzde 5 seviyesindeydi. Hırvatistan, Çekya, İtalya ve Finlandiya’da aşırı sağ popülist partiler iktidar koalisyonlarının parçası; İsveç’te sağcı azınlık hükümetine destek veriyorlar. Avusturya, Belçika, Fransa ve Almanya’da ise kamuoyu yoklamalarında öndeler.
Bu noktada Almanya’nın AfD’ye yönelik “firewall” politikası da tartışmanın merkezine geliyor. Bazı yorumcular, ana akım partilerin AfD ile işbirliğini reddetmesinin ters etki yarattığını savunuyor. Bu görüşe göre AfD hükümet sorumluluğu üstlenmediği için yönetimde alınan zor kararların, verilen tavizlerin ve başarısızlıkların siyasi bedelini ödemiyor. Buna karşılık merkez partiler istikrarsız ve çok az sonuç üreten koalisyonlarda yıpranıyor. Bu da seçmenlerin aşırı sağa yönelmesini hızlandırıyor.
Ancak buna karşı çıkan siyaset bilimciler, aşırı sağın hükümete dahil edilmesinin onu zayıflatacağı varsayımının da doğru olmadığını belirtiyor. 57 ülkede 1.300’den fazla hükümetin incelenmesi sonucunda gerçekleştirilen bir araştırmaya göre; hükümete giren aşırı sağ partiler, sonraki seçimlerde ortalama altı puan daha yüksek oy aldı.
Dolayısıyla tartışmayı yalnızca “AfD ile işbirliği yapılmalı mı, yapılmamalı mı?” sorusuna indirgemek yeterli olmayabilir. Aşırı sağın yükselişinin arkasında ana akım hükümetlerin yaşam maliyeti krizinden etkilenen seçmenlere çözüm üretememesi kadar, aşırı sağ fikirlerin giderek normalleşmesi de bulunuyor. Göç gibi konulardaki seçmen tutumlarının zaman içinde dramatik biçimde değişmediği, ancak bu konuların oy verme davranışındaki ağırlığının arttığı belirtiliyor. Medya ve ana akım partilerin aşırı sağın kullandığı çerçeveleri benimsemesi de bu fikirlerin meşruiyet kazanmasına katkıda bulunuyor.
AfD liberal demokrasi açısından temel bir tehdit olarak görülürken, sistemin önemli bir bölümünün artık siyasetçiler tarafından temsil edilmediğini düşünmesi de aynı ölçüde önemli bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle demokratik partilerin yalnızca “aşırı sağa karşı oy verin” çağrısıyla yetinmesi sürdürülebilir ve başarı kazanacak bir strateji olmayabilir. Demokratik partilerin kendi iktidar programlarını, neyi değiştirmek istediklerini ve insanların gerçek sorunlarına yönelik, somut çözüm önerilerini daha açık biçimde ortaya koymaları gerekiyor. Almanya özelinde, özellikle konut arzının artırılması, kamu harcamalarının güçlendirilmesi, ekonomik ve gelir eşitsizliğinin azaltılması, iklim kriziyle mücadele ve Avrupa entegrasyonunun güçlendirilmesi gibi alanlara odaklanılması gerekiyor.
Sonuç olarak Saksonya-Anhalt seçimi, AfD’nin yalnızca yüksek bir oy oranına ulaşmasından ibaret değil. Parti, tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu elde edememiş olsa da, Almanya’nın siyasi merkezinin ciddi biçimde zayıfladığını gösteren bir sonuç elde etti. Asıl soru artık yalnızca AfD’nin hükümet kurup kuramayacağı değil; ana akım demokratik partilerin, seçmenlerin ekonomik ve siyasi memnuniyetsizliğine somut bir cevap verip veremeyeceği.
