Geçtiğimiz günlerde bir hekimin “kadın sünneti” ifadesini reklam dili olarak kullanması, kadın hakları açısından son derece önemli bir mesele olmasına rağmen kısa sürede gündemden düştü. Oysa kadın genital sakatlaması, dünya genelinde milyonlarca kadını etkileyen ve ağır bir insan hakları ihlali olarak tanımlanan bir uygulama. Bu sessizlik, kadınların yaşamını doğrudan ilgilendiren birçok konuda olduğu gibi, bu meselenin de görünmez kalmasına neden oluyor. Yazı, görünmez kalan bu olaydan hareketle kadın genital sakatlamasının ne olduğunu, kadınlar üzerindeki etkilerini ve Türkiye açısından neden göz ardı edilmemesi gereken bir insan hakları meselesi olduğunu tartışıyor.

Neden “Kadın Sünneti” Değil?
Türkçede yaygın olarak “kadın sünneti” olarak adlandırılsa da bu uygulama, Dünya Sağlık Örgütü’nün de ortaya koyduğu gibi bir sünnet değil, kadın genital sakatlamasıdır. Bir gerekliliği bulunmayan bu müdahaleler, kadınların ve kız çocuklarının dış genital organlarının kısmen ya da tamamen çıkarılmasını kapsamaktadır. Bu nedenle FGM, kadınların beden bütünlüğünü ihlal eden ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden beslenen bir şiddet biçimi olarak değerlendirilmektedir.
Bu uygulamaların tıbbi bir gerekliliğe dayanmaması ve kadınların fiziksel, psikolojik ve cinsel sağlığı üzerinde kalıcı etkiler bırakabilmesidir. Bu yönüyle FGM, yalnızca bir halk sağlığı sorunu değil, aynı zamanda temel insan hakları ihlalidir.
Küresel Bir İnsan Hakları İhlali
Kadın genital sakatlaması, yalnızca belirli ülkelerde görülen yerel bir uygulama değil. Dünya genelinde milyonlarca kadını ve kız çocuğunu etkileyen küresel bir insan hakları sorunudur. UNICEF’in 2024 yılında yayımladığı güncel verilere göre, bugün hayatta olan 230 milyondan fazla kadın ve kız çocuğu yaşamlarının bir döneminde kadın genital sakatlamasına maruz bırakıldı. Birleşmiş Milletler ise her yıl yaklaşık 4 milyon kız çocuğunun bu uygulamayla karşı karşıya kalma riski taşıdığına dikkat çekmektedir.
Uygulama en yaygın olarak Afrika’nın bazı ülkelerinde, Orta Doğu’nun belirli bölgelerinde ve Asya’nın bazı kesimlerinde görülmektedir. Çoğu vakada çocuklar 0-15 yaş arasında bu uygulamaya maruz bırakılırken, bazı toplumlarda müdahale bebeklik döneminde, bazılarında ise ergenlik öncesinde gerçekleştirilmektedir. Yaş, yöntem ve gerekçeler ülkeden ülkeye değişse de, uygulamanın ortak noktası kadınların ve kız çocuklarının bedensel bütünlüğünü hedef alan toplumsal cinsiyet temelli bir şiddet biçimi olmasıdır.
Patriyarkanın Kadın Bedeni Üzerindeki Denetimi
Kadın genital sakatlaması çoğu zaman dini bir uygulama olarak sunulsa da, bu durum tek başına dinle açıklanamaz. Uygulamanın temelinde kadın bedeni ve kadın cinselliği üzerinde denetim kurmayı amaçlayan ataerkil toplumsal düzen yer alıyor. Bekâretin korunması, “namusun” sürdürülmesi, evlenebilirliğin artırılması ve kadınların cinsel arzularının bastırılması gibi altta yatan sebeplerle bu uygulama kuşaktan kuşağa aktarılıyor.
Kadınların bedenleri üzerindeki söz hakkının sistematik olarak ellerinden alındığı bu düzenin bedelini ise yine kadınlar ve kız çocukları ödüyor.
Kadın genital sakatlaması kadın cinselliğini kontrol altına almayı meşrulaştıran patriyarkal normların en ağır sonuçlarından biri olarak varlığını sürdürüyor. Bu nedenle mesele yalnızca zararlı bir gelenek değil. Mesele kadınların bedensel özerkliğine, cinsel haklarına ve yaşam hakkına yönelen toplumsal cinsiyet temelli bir şiddet biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Şiddetin Beden Üzerindeki Sonuçları
Kadın genital sakatlamasının kadınlara hiçbir sağlık yararı sağlamadığı bugün bilimsel olarak açık biçimde ortaya konmuş durumda. Buna rağmen milyonlarca kadın ve kız çocuğu, ataerkil geleneklerin ve kadın bedeni üzerindeki denetim arzusunun bedelini yaşamları boyunca ödemeye devam ediyor. Şiddetli kanama ve enfeksiyondan ölüme kadar uzanabilen kısa vadeli sonuçların yanı sıra, kronik ağrı, doğum komplikasyonları, infertilite, cinsel işlev bozuklukları, depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi kalıcı fiziksel ve psikolojik etkiler kadınların yaşamını doğrudan etkiliyor.
Kadınların cinselliğini kontrol altına alma amacıyla sürdürülen bu uygulama, yalnızca bedenlerinde değil, yaşamlarının her alanında derin izler bırakıyor.
Türkiye Gerçekten Bu Meselenin Dışında mı?
Kadın genital sakatlaması çoğu zaman yalnızca Afrika ya da Orta Doğu’da görülen, Türkiye’yi ilgilendirmeyen bir sorun olarak değerlendiriliyor. Oysa küresel göç hareketleri FGM’nin artık yalnızca belirli coğrafyaların değil, tüm ülkelerin mücadele etmesi gereken bir insan hakları meselesi olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de uygulamanın yaygınlığına ilişkin kapsamlı ve resmi veriler bulunmasa da, göçle birlikte sağlık sisteminde FGM mağduru kadınlar ve risk altındaki kız çocuklarıyla karşılaşılabiliyor. Buna rağmen konuya ilişkin farkındalık, veri üretimi ve koruyucu politikalar hâlâ oldukça sınırlı.
Tam da bu nedenle Ağrı’da bir hekimin vajinal estetik işlemini “kadın sünneti” adıyla tanıtabilmiş olması, yalnızca hatalı bir reklam dili olarak değerlendirilemez. Bu olay, kadın genital sakatlamasına ilişkin bilgi eksikliğini, kavramın nasıl sıradanlaştırılabildiğini ve kadın bedenine yönelik şiddetin kimi zaman ne kadar kolay normalleştirilebildiğini gösteriyor. Bir insan hakları ihlalinin reklam dili içerisinde dolaşıma girebilmesi, Türkiye’de bu konuda daha güçlü etik standartlara, sağlık çalışanlarının eğitimine ve hak temelli bir kamu politikasına duyulan ihtiyacı açıkça ortaya koyuyor.
Kadın genital sakatlamasının Türkiye’de yaygın olduğuna dair bilimsel bir veri bulunmaması, bu konunun görmezden gelinebileceği anlamına gelmiyor. İnsan hakları ihlalleri yalnızca yaygın olduklarında değil, ortaya çıkma ihtimali bulunduğunda da önlenmek zorundadır. Bu nedenle Türkiye açısından asıl mesele, yalnızca mevcut vakaları tespit etmek değildir Kadınların ve kız çocuklarının bedensel bütünlüğünü güvence altına alacak hukuki, tıbbi ve toplumsal mekanizmaları güçlendirmek, FGM’nin hiçbir koşulda meşrulaştırılmasına izin vermemektir.
Görünür Kılmak Neden Önemli?
Kadın genital sakatlaması, yalnızca belirli coğrafyalara ait bir gelenek değil aynı zamanda kadınların bedenleri ve yaşamları üzerinde kurulan ataerkil denetimin en ağır biçimlerinden biridir. Bu nedenle meseleye sessiz kalmak ya da onu yalnızca “başka ülkelerin sorunu” olarak görmek, bu şiddetin görünmezleşmesine katkı sunmaktadır. Kadınların bedensel bütünlüğünü ve yaşam hakkını savunmak, kadın genital sakatlamasının hiçbir koşulda meşrulaştırılmasına izin vermemekle mümkündür.
