Uluslararası sivil toplum ağı CIVICUS’un Program Direktörü Susan Marx Atlanta’da bir komşusunun aniden ortadan kaybolmasından yola çıkarak, dünyanın en baskıcı rejimleriyle özdeşleştirilen zorla kaybetme yöntemlerinin ABD’de nasıl giderek daha yakından hissedildiğini anlatıyor.

Görsel: Fibonacci Blue/Flickr
Geçtiğimiz hafta sonu, Atlanta’da kurulmasına katkıda bulunduğum komşuluk ağı Community Action for Resident Equity’nin (CARE) Signal grubuna bir mesaj geldi. Bu bir yardım çağrısıydı: Bölgede ICE’ın faaliyetleri hakkında bilgisi olan var mıydı?
Topluluğumuzdan birinin bir süredir destek verdiği göçmen bir ailenin yetişkin ferdi, iki gün önce ortadan kaybolmuştu. Ne bir gözaltı bildirimi yapılmıştı ne bir telefon gelmişti ne de nereye götürüldüğüne veya neden alıkonulduğuna dair herhangi bir bilgi vardı. Ailesine, iki gündür gözaltı veritabanlarını taramak ve dua etmekten başka bir şey kalmamıştı.
Meslek hayatım boyunca tam da bu tür vakaları belgeledim. Sivil toplum kuruluşları ve aktivistlerden oluşan küresel bir ittifak olan CIVICUS’ta, yaklaşık 200 ülkede sivil alanın nasıl daraldığını izliyoruz. Bu süreçte kullanılan yöntemler arasında çok azı zorla kaybetme kadar ürpertici ve etkili.
Zorla kaybetme, devlet görevlilerinin ya da devletin desteğiyle hareket eden kişilerin bir insanı gizlice kaçırması veya alıkoyması, ardından da nerede olduğunu açıklamayı reddetmesi anlamına geliyor.
Bu, toplumda korku yaratmak için en sık kınadığımız baskıcı devletlerin karakteristik yöntemlerinden biri.
Çin’de Uygurların ve muhaliflerin yeniden eğitim kamplarında ve dış dünyayla bağlantıları kesilmiş gözaltı merkezlerinde kaybolması; İran’da aktivistlerin alınıp ailelerinin ve avukatlarının erişemeyeceği yerlerde tutulması; Filistin’de doktorların ve insani yardım çalışanlarının İsrail güçleri tarafından Gazze’den götürülüp aylarca haklarında suçlama yöneltilmeden tutulması…
Bu hafta sonu beni sarsan, bunların yaşanıyor olması değildi. Bunların benim sokağımda, Atlanta’da ve 2026 yılının ortasında yaşanıyor olmasıydı.
Zorla kaybetme
Zorla kaybetmenin hukuki bir anlamı var ve burada kavramları doğru kullanmak önemli. Konuya ilişkin uluslararası sözleşmeye göre zorla kaybetmenin üç unsuru bulunuyor: devletin bir kişiyi özgürlüğünden mahrum bırakması; ardından kişinin gözaltında olduğunu kabul etmeyi reddetmesi ya da nerede bulunduğunu gizlemesi; bunun sonucunda da bireyin hukukun korumasının dışına çıkarılması.
Bu üç unsurun bir arada bulunması gerekiyor. Ne kadar adaletsiz olursa olsun, hükümet sizi gözaltına aldığını teyit ediyor, nerede tutulduğunuzu kayda geçiriyor ve bir avukatın size ulaşmasına izin veriyorsa, bu bir göçmenlik gözaltısıdır ama zorla kaybetme değildir. Aynı şekilde, devletin bir kişiyi elinde tuttuğunu kabul ettiği ancak dış dünyayla bağlantısını kestiği incommunicado gözaltı da zorla kaybetmeyle aynı şey değildir.
Korku içindeki bir ailenin sürekli veritabanlarını yenileyerek bilgi araması da tek başına zorla kaybetme anlamına gelmez. Bir vakayı zorla kaybetmeye dönüştüren, devlete sorulduğunda da devletin sessiz kalmasıdır. Gözaltının başkaları tarafından görülmüş olması, rutin bir işlem gibi görünmesi ya da yalnızca birkaç gün sürmesi bunu değiştirmez. Bu alanı izleyen BM organlarına göre, başlangıçta hukuka uygun olan bir gözaltı sonradan zorla kaybetmeye dönüşebilir ve bunun için asgari bir süre şartı yoktur.
ABD Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi hiçbir zaman imzalamadı. Bununla birlikte, 1992’de onayladığı Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme kapsamında yaşam hakkını, kişi özgürlüğünü ve hukuki güvenceleri koruma yükümlülüğü taşıyor. Ayrıca BM’nin Zorla Kaybedilmelere Karşı Bildirgesi, hukuken bağlayıcı bir sözleşme olmasa da, tüm devletlerin uyması beklenen uluslararası standartları ortaya koyuyor.
Bu sahne başka bir yüzyıla, başka bir coğrafyaya aitmiş gibi geliyor. Sovyet gulaglarının ve Sibirya’daki çalışma kamplarının hikâyelerini; gece yarısı çalınan kapıları ve bir daha eve dönmeyen yakınları hatırlatıyor. Oysa Georgia’da sıradan bir pazar günü böyle görünmemeli.
Yine de yakınımızdaki bir aile bütün hafta sonunu, sevdikleri kişinin bir ilçe hapishanesinde mi, iki saat güneyde Lumpkin’deki Stewart Gözaltı Merkezi’nde mi, üç eyalet ötedeki özel bir gözaltı merkezinde mi, yoksa adını bile duymadıkları bir ülkeye giden uçağa çoktan bindirilmiş mi olduğunu bilmeden geçirdi.
Bunların hiçbiri basit bir bürokratik aksaklık değil. Bu, Beyaz Saray danışmanı Stephen Miller’ın öncülük ettiği ve önce gözaltına alıp hesabını sonra vermek konusunda giderek daha pervasız davranan ICE tarafından yürütülen Trump yönetiminin kitlesel sınır dışı politikasının ilan edilmiş hedefinin bir sonucu.
Şiddetin normalleşmesi tam da böyle işliyor. Tek bir büyük felaket halinde karşımıza çıkmıyor; kabul etmeye razı olduğumuz şeylerin sınırlarını yavaş yavaş değiştiren bir düzen olarak yerleşiyor.
Bu sessizlik artık rakamlarla da ölçülebiliyor. Bu yıl 11 Temmuz’da ICE gözetiminde 65.765 kişi bulunuyordu ve bunların yüzde 70,6’sının herhangi bir ceza mahkûmiyeti yoktu. Ocak ayında gözaltındaki kişi sayısı 73.400’ün üzerine çıktı. Bu sayıyı gözümüzde canlandırmak gerekirse, Haziran ayında Mexico City’deki Estadio Azteca’da oynanan Dünya Kupası açılış maçında kaydedilen toplam seyirci sayısından yalnızca birkaç bin kişi daha az.
Şubat ayında ICE 456 gözaltı tesisi işletirken, kamuoyu yalnızca 220 tesisin varlığını bildiriyordu. Georgia da bu tablonun dışında değil. Eyalet, ICE gözaltıları bakımından ülke genelinde beşinci sırada; mart başına kadar 13.600’den fazla kişi gözaltına alınmıştı. Şubat ayında günde ortalama 41 kişi gözaltına alınırken, bir yıl önce bu sayı 22’ydi.
Lumpkin’deki Stewart, Amerika’da aynı anda 2.000’den fazla kişinin tutulduğu yalnızca iki tesisten biri. Bir kişinin nerede olduğunu bulmak da hiç kolay değil. Geçen yıl yaklaşık 41.700 kişi, gözaltına alındıktan sonraki 24 saat içinde başka bir eyalete nakledildi. Ailelere kullanmaları söylenen çevrimiçi kişi bulma sisteminin güncellenmesi artık iki ila üç gün, bazen haftalar sürüyor. Bazı kişiler sisteme hiç girmiyor. Bazıları ise sisteme girmeden önce sınır dışı ediliyor.
Bütün bunları önlemesi gereken şey hukuki güvenceler ve adil yargılanma hakkı. Ancak bunlar da giderek aşınıyor. Göçmenlik mahkemelerinde kamu tarafından sağlanan bir müdafi yok: Yasa, avukatla temsil edilme hakkını tanıyor ancak bunun masrafını devletin karşılamasını öngörmüyor.
Mevcut artıştan önce bile, mahkemelerde bekleyen dosyalardaki kişilerin avukatla temsil edilme oranı 2019 ile 2023 arasında yüzde 65’ten yüzde 30’a düşmüştü. En kötü durumda olanlar ise gözaltındaki kişilerdi. Gözaltındakilere ücretsiz hukuki yardım sağlayan Georgia Latino Alliance for Human Rights gibi özverili kuruluşlar talebe yetişemiyor.
Yedi federal temyiz mahkemesi ve yüzlerce bölge hâkimi, yönetimin kefalet duruşmalarını reddetme politikasının hukuka aykırı olduğuna hükmetti. Buna rağmen göçmenlik hâkimleri bu duruşmaları reddetmeye devam ediyor.
Mayıs ayına gelindiğinde yaklaşık 89.500 kişi bu yönetim döneminde gönüllü ayrılmayı kabul etmişti. Bu sayı, Biden yönetiminin son on altı ayındaki rakamın yedi katından fazla. Bu kişilerin birçoğu gözaltındayken belgeleri imzalamaları yönünde baskı görmüş durumda. Ayrıca ülkeyi terk etmenin masraflarını da kendileri karşılıyor.
En ağır bedeli ise geride kalanlar ödüyor. Uluslararası Af Örgütü’nün dünya çapındaki çalışmalarının gösterdiği gibi, zorla kaybedilenlerin büyük çoğunluğu erkek ve çoğu zaman ailenin geçimini sağlayan kişiler. Onları arama mücadelesini ise çoğunlukla kadınlar üstleniyor.
Aynı örüntü şimdi benim sokağımda da şekilleniyor. Yaklaşık 145.000 ABD vatandaşı çocuğun ebeveynlerinden biri ICE tarafından gözaltına alındı; 22.000’den fazla çocuk ise artık evde anne ya da babasından hiçbiri olmadan yaşıyor.
Topluluk grubumuz şu anda, yaşları altı ay ile altı arasında değişen ve ABD’de doğmuş dört küçük kız çocuğu olan Rus bir anneye destek oluyor. Moldovalı eşi, Amerika Birleşik Devletleri’nde 17 yıl yaşadıktan ve hâlen sonuçlanmamış bir sığınma başvurusu bulunmasına rağmen, rutin bir trafik kontrolünde durduruldu ve ICE’a teslim edildi.
Kadın beş aydır eşini göremiyor. Evde dört çocuk ve çocuk bakım desteği olmadan, bir yandan eşinin serbest bırakılması için adaletsiz bir sistemle mücadele ediyor, bir yandan da başlarını sokacak bir ev tutabilmek için güçlükle ayakta kalıyor.
Bu kayboluşlara daha sessiz bir başka kayboluş eşlik ediyor: kayıtların kendisinin ortadan kalkması.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yıllık insan hakları raporları, onlarca yıl boyunca kusurlu ama gerçek bir hesap verebilirlik aracı oldu; hak savunucuları, gazeteciler ve hükümetler tarafından yakından takip edildi. Bu yıl, Dışişleri Bakanı Marco Rubio döneminde Bakanlığın Demokrasi, İnsan Hakları ve Çalışma Bürosu raporların kapsamını öylesine daralttı ki artık gerçek insanların gerçek yerlerde verdiği mücadeleleri yansıtmıyor.
Gözaltı koşulları, LGBTİ+ bireylere yönelik ihlaller ve kadınların üreme haklarıyla ilgili bölümlerin tamamı ya çıkarıldı ya da yumuşatıldı. İhlallerin bazı kategorileri üstünkörü geçiliyor, hafifletiliyor veya tamamen ortadan kaldırılıyor; insan haklarındaki gerileme, elverişli bir görmezden gelme haliyle silinip gidiyor.
Dünyanın en güçlü hükümeti bazı şeyleri artık kayda geçirmemeye karar verdiğinde, bu yalnızca bürokratik bir dosyalama tercihi olmaktan çıkıyor. Bu bir silme biçimine dönüşüyor. Çünkü kayda geçirilmeyen bir şeyi inkâr etmek daha kolaydır ve inkâr edilebilen şey ise tekrarlanabilir.
Bu yöntem neden yayılıyor ?
Bu yöntem yayılıyor, çünkü işe yarıyor ve bunu uygulayanlardan çok azı bedel ödüyor.
Gazze’de, hastalarını terk etmeyi reddettiği için İsrail güçleri tarafından gözaltına alınana kadar Kamal Adwan Hastanesi’ni yöneten Dr. Hussam Abu Safiya, Physicians for Human Rights–Israel’in serbest bırakılmaları için İsrail Yüksek Mahkemesi nezdinde mücadele ettiği on dört Filistinli doktordan biri. Sağlığı kötüleşmesine rağmen hakkında herhangi bir suçlama yöneltilmeden tutuluyor.
Ukrayna’da binlerce çocuk evlerinden alınarak Rusya’ya götürüldü. Nesiller boyu etkileri olacak ölçekteki bu zorla kaybetmeler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve çocuk hakları komiseri Maria Lvova-Belova hakkında yakalama kararı çıkarmasına yol açtı.
Türkiye’de Cumartesi Anneleri, Mayıs 1995’ten bu yana İstanbul’daki Galatasaray Meydanı’nda nöbet tutuyor; 1980 darbesinin ardından devlet tarafından gözaltına alınan ve bir daha kendilerinden haber alınamayan yakınlarının fotoğraflarını taşıyorlar. Otuz yılı ve bini aşkın cumartesiyi geride bıraktılar ve hâlâ oradalar. Ancak 2018’den bu yana metal bariyerlerle çevrili bir alanda, meydana erişimleri kısıtlanmış halde bekliyorlar.
Gündeme getirdikleri vakaların çoğu ya zamanaşımına uğradı ya da beraatle sonuçlandı. Bunun yanında, barışçıl toplanma özgürlükleri de süreç içinde ihlal edildi.
İran’da Nobel ödüllü Narges Mohammadi tekrar tekrar gözaltına alınıyor, tecrit ediliyor ve yeniden cezalandırılıyor; özgürlüğünün sınırları, dünyanın ona ne kadar dikkat ettiğine bağlı olarak genişleyip daralıyor.
Bunlar birbirinden kopuk hikâyeler değil. Çok farklı bayraklar altında uygulanan aynı yöntemin örnekleri: Kişiyi ortadan kaldır, ailesinden gerçeği sakla ve geri kalanımızın başka tarafa bakmasını bekle.
Bağlamların aynı olmadığını, ihlallerin ağırlığının da eşit olmadığını biliyorum; aksini iddia etmiyorum. Georgia, Sincan değil. Aralarındaki bağ daha dar, ama tam da bu nedenle görmezden gelinmesi daha zor: Bir kişi devlet tarafından özgürlüğünden mahrum bırakılıyor, ardından ailesinden, avukatından ve dış dünyadan koparılıyor.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin keyfî gözaltıyı yasaklayan ve bağımsız bir mahkeme önünde dinlenilme hakkını güvence altına alan maddelerinin yazılmasına yol açan bağlam tam da budur. Tacikistan’daki bir hapishaneyle Atlanta’daki bir gözaltı aracı arasındaki mesafe, inanmak istediğimizden çok daha kısa. Bu mesafe kilometrelerle değil, ne kadarını normalleştirmeye razı olduğumuzla ölçülüyor.
Altı yıldır Stand As My Witness kampanyamız aracılığıyla basit bir düşünceden hareket ediyoruz: Bir insanı karanlıktan geri getirmenin en güvenilir yolu, sıradan insanların onun adını öğrenmesi, yüksek sesle söylemesi ve o kişinin silinmesine izin vermemesidir.
Bu kampanya bugüne kadar 32 insan hakları savunucusunun evine dönmesine katkıda bulundu. Eskiden bu çalışmayı uzaktaki insanlarla dayanışma olarak tanımlardım. Bu hafta sonu bana bunun aynı zamanda bir özsavunma biçimi olduğunu öğretti.
Ortadan kaybolan komşu, hakkında suçlama olmadan tutulan doktor, sınırın ötesine götürülen çocuk, sessizce içi boşaltılan rapor: Bunların her biri, hâlâ fark edip etmediğimizin ve fark etmenin hâlâ bir anlam taşıyıp taşımadığının sınavı.
O halde çağrım şu: Kayıplar Gazze’de, Sincan’da ya da evimin iki sokak ötesinde olsun, değişmiyor.
İsimlerini öğrenin.
Yüksek sesle söyleyin.
Silinemeyecekleri bir yere yazın.
Gezi Parkı davasının ardından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan ve yaklaşık dokuz yıldır cezaevinde bulunan Osman Kavala; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu Ağustos’ta üçüncü kez serbest bırakılmasına hükmetti. Hiç çekmediği bir belgesel nedeniyle mahkûm edilen film yapımcısı Çiğdem Mater ve onun gibi 18 yıl hapis cezası alan Mine Özerden…
Türkiye devleti bu kişileri elinde tuttuğunu inkâr etmiyor; hapis ile zorla kaybetme arasındaki çizgi de burada yatıyor. Ama bizim onları unutmamız, bu çizgiyi ortadan kaldırır.
Tanıklık edecek insanlar hâlâ varken tanıklık edin. Çünkü bunun alternatifi, saymayı sessizce bırakmayı kabul etmiş bir dünyadır. Ve böyle bir dünyada herhangi birimiz ortadan kaybolabiliriz.
